TAKİP ET

Özkan Tokuç

Dil-Medeniyet ilişkisi

„Dilimizi biliyoruz, insanlarla anlaşabiliyoruz duygu ve düşüncemizi rahatlıkla ifade edebiliyoruz“ dediğinizi duyar gibiyim. Peki gerçekten öylemi? Mesela “Kalak, bast, kabz, hafakan, alâka, zühd, halvet, yakîn…” kelimelerini ne kadar biliyorsunuz?

Nasıl ki her sanatkar fikirlerini ifade etmek için bir sanat ortaya koyar, boya ve çizgilerle duygularını tabloya yansıtır. Zahirde bir et parçası olan Dil‘de, hakikatte gönül sarayların elçisi olarak duygu, düşünce ve fikirlerimizi dünyaya taşır.

Böylece iç alemimiz için bir köprü vazifesi görür ve sahibini dünyaya tanıtır.

Dil ve söz üzerine hükümler bina edilir ve toplulukların sosyal hayatı bununla şekillenir.

Bundandır ki İslam medeniyetinin en temelinde söze ve kelama önem verilmiştir. İlk emri „oku“ olan bir din, müntesiplerinden elbette ki dil bilgisi ve hakimiyeti beklemektedir.

„Dilimizi biliyoruz, insanlarla anlaşabiliyoruz duygu ve düşüncemizi rahatlıkla ifade edebiliyoruz“ dediğinizi duyar gibiyim. Peki gerçekten öylemi? – Sorgulamaya değer bence.

Kalak, bast, kabz, hafakan, alâka, zühd, halvet, yakîn… vs.

Bunlar gibi, öz Türkçemizde var olan, ciltler dolusu sıralayabileceğimiz ve günlük kullanımımızdan çok uzakta olan bu kelimelerin anlamlarını biliyormuyuz mesela.

Bilmiyorsak ne olur? – Bilmezsek eksik düşünür, iç alemimizi kelimelere dökemez ve konuşan bir dilsiz oluruz.

Çünkü insan ancak ve ancak bildiği kelimeler kadar düşünebilir ve duygularını ifade edebilir.

Bir kaç örnek verip meseleyi somutlaştıralım:

Aşk: ağıza sakız edilmiş bu kelime ile, esasen çok boyutlu ve değişik duygular tarif edilmeye çalışılmakta. İngilizcedeki „Love“ ve almancadaki „Liebe“ ile tercüme edilir. Böylece dil zenginliğimizi terkediyor ve İngilizcenin ve Almancanın eksiklerine ortak oluyoruz. „Aşk, şiddetli sevgiyi ve aşıkın mâşukunda fanî olduğu halleri ifade ediyor ki buna „mâşukunda fanî olma“ diyoruz. Aşk, sadece erkek-kız ilişkisine indirgenemeyecek çok derin bir duygudur. Fakat sevgiyi ifade ederken bu kelime yerli yersiz cömertçe kullanılıyor. Bizim dilimizde bu duyguları hakkıyla, gerçekçi ve farklı boyutlarıyla tarif edecek kelimeler mevcuttur: Alaka-Muhabbet-Aşk.

Eksiklerimizi telafi etme yerine, Avrupa dillerinden devraldığımız kelimeler ile dilimizi maalesef daha da öksüzleştiriyoruz:

Depresyon: Türkçede gittikce yaygınlaşan, yer yer „bunalım“ ile çevirdiğimiz bir kelime. İster depresyon diyelim ister bunalım. Bu kelimeler ile gerçekte çok yoğun, katmanlı ve izah edilmesi çok güç duygular tarif edilmeye çalışılıyor. Fakat öz dilimizde bu ruh halleri daha iyi ve dereceli anlatan kelimelere sahibiz: Izdırap-Hafakan-Kabz.

Anlaşıldığı üzere dilimizin zenginliğini kullanamıyor ve dil fakirliğine rıza gösteriyoruz.

İnsan kabz’ın ne olduğunu bilmezse, bu ruh haletine girdiğinde kendini ifade edemez. Bununla birlikte kabz ile bast ilişkisini de kavrayamaz.

Dil zenginliği ve dil hakimiyeti meselesi sadece bir afak-enfüs komunikasyonundan ibaret değildir. Sadece duyguları dışa vurabilme de değil.

Batılı düşünür Cicero’nun tespitiyle: „Eğer bir medeniyet dönüşümü istiyorsanız ilk önce dili dönüştürmelisiniz.“ Çünkü dilsiz medeniyet medeniyet değildir. Dili ile oynanan bir medeniyet, önce duygularını ifade etmeyi unutur ve sonrasında o duygu ve fikirleri düşünemez hale gelir.

Bunun içindir ki Georg Orwell „1984“ politik romanında tamamen oligarşik bir dünya düzeni anlatırken dil’e önemli bir yer vermiştir. Kitabında anlattığı dünya düzeninde eleştiriye ve muhalif düşünceye yer yoktur. Bu katı düzeni ayakta tutmak için yeni bir dil inşa edilmeye çalışılır. Bir dil ki kelimelerin yüzde 60’ı silinmiştir. Böylece duygu ve düşünceler paylaşılamıyor ve muhalif akımlar meydana gelemiyor.

Anlaşıldığı üzere dil, bir medeniyetin inşası için hayatîdir.

Peki ne yapmalı?

İlk adım kesinlikle kitap okumak olmalıdır. İstatistiklere göre Japonya’da her vatandaş yılda ortalama 10 kitap okurken Türkiye’de her 10 kişiye yılda bir kitap düşüyor. Almanya’daki yabancı kökenli vatandaşların ise yalnız yüzde 36’sının düzenli kitap okuduğu belirlenmiştir. Kitap okumanın, dil zenginliğini ve ifade kabiliyetini mühim ölçüde geliştirdiği ise bir gerçektir.

Bir diğer önemli nokta ise Gazete ve Dergi gibi mecraları takip etmektir. Çünkü fikir dünyası ne olursa olsun, gazete ve dergi yazarları kendi kelime haznesini okuruna sunar. Böylece dil alışverişin mümkün olduğu bir platform oluşur.

Son olarak şahsî tavsiyem, kelam ile kalemi birleştirmektir. Bu ister günlük yazma ile veya kompozisyon, şiir ve yazı yazma şeklinde olur. Ama nitelikli bir toplumun kalemi kuvvetli olmak zorundadır.

Sonuç olarak bilmemiz gerekir ki dil şuuru, okuma ve yazma ahlakı entelektüel medeniyetlerin olmazsa olmaz vasıflarındandır.

13.06.2016 18:59