TAKİP ET
Süleyman Bağ

Süleyman Bağ

Demokrasi ve özgürlük mücadelesinin Müslüman şahitleri

Öncelikle geçen pazar günü çıkan netice Türkiye ve Türkler için hayırlı olsun. Mahalli seçimlerin galibi AK Parti ve sandığa yansıyan seçmen iradesine saygı duymak demokrasinin gereği. Hangi partiye olursa olsun verilen her bir oy milli iradenin bir parçasıdır. Erdoğan seçmeni kendi tezleri için ikna etti. Geçmişte kalan her şey artık kaderdir ve kader her yönüyle güzeldir.

Asıl konuya gelince: 17 Aralık 2013 tarihinde ortaya çıkan yolsuzluk ve rüşvet skandalından sonra Almanyalı Türkler de Türkiye gündemine adeta kilitlendi. Her ne kadar Almanya’da yaşıyor olsak ve her geçen gün Alman vatandaşı olanlarımızın sayısı artsa da son dört aydır cevabını aradığımız soru “Türkiye’de neler oluyor?” sorusu oldu.

Neler oluyor Türkiye’de?

Yeni vatanımız olan Almanya’da oturmuş bir de mokrasinin nasıl işlediğini gördüğümüz gibi tarihine baktığımızda demokrasi ve özgürlüğün kolay elde edilemediğini de müşahede ediyoruz.

Almanya’da bir siyasetçi hakkında yolsuzluk iddiası kişinin siyası hayatını bitirir. Yolsuzlukla suçlanan siyasetçi ya hakim huzurunda aklanır – ki bu durumda siyaseten yine yara almış olur – ya da cezasını çeker. İş bu kadar basit!

Sadece Türkiye değil tüm dünya dört aydır AK Parti ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın aslında gidilmesi gereken yol bu kadar basit olmasına rağmen neden zoru tercih ettiğini anlamaya çalışıyor. Hem kendine hem devlete, hem 70 milyon vatandaşa hem dine ve dindara zarar veren sonu çıkmaza giden yol şu: Yolsuzluğu inkar ve Hizmet hareketine karşı istihbarat destekli yalan, iftira ve karalama kampanyası yürütmek!

Neden?

İslam’ın inanç ilkeleri ile bağdaşması imkansız 11 Eylül saldırılarından sonra Batı’da tüm Müslümanlar üzerine terör yaftası yapıştırılmak istendi. Bunun için bazı düşünce kuruluşları, siyasiler ve özellikle sağcı basın “Müslüman = terörist” algısını oluşturmayı hedefledi. Aslında nafile bir çaba olduğunu kendileri de biliyordu ancak “çamur at izi kalsın” mantığıileüretilenbualgıdindarlıkoranıneolursa,Batı ülkelerinde yaşayan Müslümanların hayatını zehir etti.

Dünya kamuoyu 17 Aralık’tan sonra Müslüman dindarlığı küresel çapta itibarsızlaştırmayı hedefleyen bu soyut algı politikasının Türkiye’de Hizmet Hareketi’ne karşı uygulandığına şahit oldu. 11 Eylül saldırılarından hemen sonra Müslümanlara mal edilmek istenen “İslamcı” teröre karşı Fethullah Gülen Hocaefendi “Müslüman terörist, terörist Müslüman olamaz” açıklaması ile karşı durdu. Bugün kendi memleketinde Hocaefendi ve Hizmet Hareketi MİT, AK Parti ve havuz medyasının işbirliği içinde sahte delillere dayanarak terör örgütü ilan ediliyor ve bunun için kara propaganda yürütülüyor. İtibarsızlaştırma ve ötekileştirmeyi hedefleyen bu algı politikasının 11 Eylül’den sonra ABD Başkanı George Bush yönetimini destekleyen neocon ve Hıristiyan-fundamentalist çizgide yayın yapan basının İslam’ı “terör dini” ilan etme ve kişinin dindarlaştıkça şiddete meylettiği tezini güçlendirme çabalarından farkı ne?

Farkı küresel çapta soyut olarak dine (İslam’a) ve genel olarak bu dinin tüm müntesiplerine (Müslümanlara) karşı yürütülen ötekileştirme ve itibarsızlaştırma politikası 17 Aralık’tan sonra Türkiye’de somut bir şahsa (Fethullah Gülen) ve onun etrafında oluşan bir harekete (Hizmet Hareketi) karşı yürütülmesidir.

Tarihe baktığımızda demokrasi, özgürlük ve hak mücadelesinin hiç de kolay bir mücadele olmadığını görürüz. Seçimlerden önceki son haftayı Türkiye’de geçirdim, Zaman Gazetesi ve Samanyolu Televizyonu’nu ziyaret ettim. Memleketim Ordu’da Hizmet gönüllüleri ile sohbet etme imkanım oldu. Gördüğüm manzara şu: Hizmet gönüllüleri hiç bir dünyevi ve siyasi çıkar gözetmeden Türkiye’de demokrasi ve özgürlüklerin, hak ve adaletin ve kimliklere indirgenmemiş, insan merkezli bir anlayışın yerleşmesi için mücadele ediyorlar.

31.03.2014 18:15