TAKİP ET

Said GÜL

Darbenin kurbanları

Darbe kurbansız olmazdı. Her darbenin kurbanları vardı. Bu sene Kurban bayramı’nın ilk gününün bir darbenin yıldönümüne denk gelmiş olması, sadece iki kelime arasındaki kader birliğini ve darbelerin kurbanlarını hatırlattı bana. Yoksa kutlanacak bir bayramı değil.

Bugün 12 Eylül. 36 sene önce gerçekleştirilen darbenin yıldönümü. Tevafuktur ki bu sene Kurban Bayramı’yla aynı güne tekabül etti. Takvim yapraklarında darbe ve Kurban aynı güne denk gelmiş olsa da, bu iki kelime dilimizde birbirinden ayrılamayacak kadar kader birliği yapmış iki kelimedir adeta.

Darbe ve kurban kelimeleri, darbenin kurban ettiklerinin kaderini hatırlatır bize. 12 Eylül 1980 darbesinden sonra işlenen zulüm ve işkenceleri çok azımız hatırlarız. Akla hayale gelmeyecek işkencelerin yapıldığını, Mamak ve diğer zindanların dört duvarları arasında gün saymış insanlardan dinlemeli. Dehşet verici günler olduğunu düşünüyor ve neden o döneme ait hatıraların, kitap ve televizyon ekranlarına yeteri kadar taşınamadığına üzülüyorum. İbret alınırdı belki.

Darbe kültürüyle yoğrulmuş bir millet olarak, Türk milleti o günden sonra modern ve post-modern farklı darbe ve darbe girişimleriyle yüzyüze geldi. 28 Şubat’ın muktedirleri olan Batı Çalışma Grubu mensubu askerler ve nihayet 15 Temmuz’un mağdur görünümlü sivil iktidarı mezkur darbeleri baskı ve işkence için bir fırsat bildiler.

Darbeler sadece suçlu olanları cezalandırmıyordu. Darbeler, sadece suçlu olduklarını sandıklarını da cezalandırmıyordu. Darbe, çoluk-çocuk, kadın ve yaşlı herkesi mağdur ediyordu. Çünkü darbelerin adaleti yoktu. Kurunun yanında yaşı da yakıyordu. O yüzden demokrasi şarttı. Özgürlükler ve insan temel hakları kaçınılmazdı.

17 Aralık 2013’ten sonra girilen süreç, 15 Temmuz darbe girişimiyle çok farklı bir boyut kazandı. Geriye dönüşü olmayan bir süreçti bu artık. Hiç birşey eskisi gibi olmayacaktı.

Yanan canlar, sönen ocaklar. Aranan kişi evde bulunamayınca aile efradını alıp götürmeler. Adaleti (!) buydu darbenin. Çoluk-çocuk, kadın, yaşlı ayırt etmeden tıkılıyorlardı zindanlara. Zindan sadece dört duvar arasında hapishane denilen yere denmiyordu. İnsanın esir tutulduğu her yer zindandı. 15 Temmuz, insanların ahırlar da bile esir edilebildiğini gösterdi.

Ülkede yapılan bu işkenceler devam ederken, yurtdışında da insanlar aynı akıbete uğramakla tehdit ediliyordu. Canından endişe eden insanlar, bir yandan da ekmek teknelerini birer birer kaybediyordu. Darbe, sadece darbenin yapıldığı ülkede kanunlarını (!) işletmiyordu. Demokrasinin zirve yaptığı Avrupa ülkelerinde bile bu kanunlar geçerliydi ne yazık ki.

15 Temmuz darbesi, sadece ülkenin bir kesimini hedef almış görünse de, sıra diğer kesimlere de gelecekti. Bunu öngörmek zor değildi. Zira darbenin arkasına sığınan zihniyet, sadece cemaati değil, artık kendi kalemşörlerini de vurmaya başlamıştı. Üç yıldır o zihniyete çanak tutanlar bile darbenin kurbanları olmaya başlamışlardı. Fakat Bediüzzaman’ın tabiriyle zulme kendi eliyle girene merhamet edilmezdi. Esas acınması gerekenler, hiç suçu günahı olmadığı halde esir edilenlerdi. Kimisi esaretini bitirmişti bile. Fakat serbest bırakılarak değil, ruhunu teslim ederek.

Darbe kurbansız olmazdı. Her darbenin kurbanları vardı. Bu sene Kurban bayramı’nın ilk gününün bir darbenin yıldönümüne denk gelmiş olması, sadece iki kelime arasındaki kader birliğini ve darbelerin kurbanlarını hatırlattı bana. Yoksa kutlanacak bir bayramı değil.

13.09.2016 12:59