TAKİP ET

İLK TÜRK KÖKENLİ OYUNCULARDAN TAYFUN BADEMSOY

Biz Alman oyuncuların aldığı yevmiyenin üçte birini alıyorduk

“Film sektöründe yabancı düşmanlığının olmadığını düşünüyoruz ama maalesef yaşanılan ortamda ne varsa, film sektöründe de o var. Mesela, Münih’te bir film çekiminde başrolde bir Türk’ün oynadığını duyan figüranlar biz bu filmde oynamayız dediler. Bunları ben kendi kulağımla duydum. Tesadüfen bunu prodüktör de duydu ve o kişileri hemen setten uzaklaştırdı.”

Tayfun Bademsoy Almanya’daki film sektöründe ismini duyuran ilk Türk kökenli oyunculardan biri. Yaklaşık 40 yıldır bu sektörde kalmayı başardı. Mesleğinin ilk yıllarında haksızlıklara maruz kalan 59 yaşındaki Bademsoy film yapımcıları ile rejisörlerle eşit işe eşit ücret alabilmek için sayısız mücadele verdi. Alman televizyonlarında gösterilen polisiye dizilerde artık Türk kökenli komiserlere alıştık ama ilk Türk kökenli komiseri kim oynadı diye merak ederseniz Tayfun Bademsoy adıyla karşılaşırsınız. Tayfun Bademsoy “Ein starkes Team” adlı polisiye dizide Yüksel Yüzgüler isimli bir Türk komiseri canlandırdı. “Tatort”, “Polizeiruf” isimli polisiye dizilerin yanısıra “Alle lieben Jimmy” dizisindeki rolüyle çok sevildi. “Treffer”, “Anam”, “Thank You Mr.President” gibi sinema filmlerinde rol aldı. “Beyond the Sea” adlı filmde rolleri Kevin Spacey ve John Goodman ile paylaştı. Ses tonu güzel olduğu için filmlerde seslendirme de yapan Tayfun Bademsoy biri 16 diğeri 18 yaşında iki çocuk babası. Esasen doktor olmayı düşleyen ancak bir Amerika seyahatiyle hayatı değişen Tayfun Bademsoy ile oyunculuk serüvenini konuştuk.

GÜLAY DURGUT BERLİN

Tayfun bey, adını tiyatro ve sinema afişlerinde, televizyon filmleri ile dizilerin jeneriklerinde yaklaşık 40 yıldır okuduğumuz Türk kökenli bir oyuncusunuz. Bu sektörde ve bu ülkede bu kadar süre ayakta kalmak kolay değil. Yabancı kökenli bir oyuncu olarak Almanya’da bir sürü aşamalardan geçtiniz. Onları konuşacağız ama sizin oyunculuğa atılmanız nasıl oldu, onu bir öğrenelim? Nasıl oldu da oyuncu olmaya karar verdiniz?
Çocukluğumla bağlantılı. Çocukluğumda taklit yapmayı çok severdim. Aileyi eğlendirirdim. Bütün aile de muhakkak ‘şunu yap’ ‘bunu yap’ diye bana taklit yaptırırdı. Ama oyunculuk,  aktörlük hiç aklımdan geçmezdi. Benim hayalim doktor olmaktı. Doktor olma hayalleri kurarken bir yıllığına Amerika’ya gittim. Orada her şey değişti.
Nasıl değişti?
Bir gençlik programı vardı o zamanlar. AFS Austausch Program. O programla Amerika’ya gittim, esasen gitmedim, kaçtım! Resmen böyle söyleyebiliriz. ‘Niye?‘ diye soracak olursanız. Yabancı düşmanlığı beni çok etkiliyordu. Benim dönemimde biz okullarda çok ezildik. Hakaret gördük. ‘ Scheiss Türke‘ normal bir kelime idi. ‘Pis kokan Türk‘ çok normal olarak söylenen bir şeydi. Öğretmen bile öyle bir laf edilince sesini çıkarmazdı ve ben Almanya’dan nefret eder hale gelmiştim. Ne Almanya’yı seviyordum, ne de Almancayı. Böyle büyük bir bunalımdayken AFS’nin programı elime geçince soluğu Amerika’da aldım. Anneme ‘Anne ben bunalım içindeyim, kaçmam lazım, gitmem lazım, başka yerler görmem lazım, yoksa burada öleceğim’ dediğimi hatırlıyorum.
Yaş kaç o zaman?
17

İÇİNE KAPALI BİR İNSANDIM

Aslında tam delidolu bir çağ.
Ama ben deli dolu biri değildim, içine kapalı bir insandım. Dışarı çıkmak istemezdim. Almanlarla haşır neşir değildim. O zamanlar yabancı düşmanlığı çok kötüydü ve ben bundan fena halde etkileniyordum.
Program ile Amerika’ya gittiniz. Sonra ne oldu?
Amerika’ya gitmek de öyle kolay değildi. Neyse, şansım yardım etti ve başvuranlar arasından seçildim. İngilizcem iyi değildi pek beni seçmezler diye çekinmiştim ama ona önem vermediler, zaten orada öğreneceksin dediler. Ve gittim. Bir ailenin yanında 1 yıl kaldım. O yıl dışarıdan dünyanın her tarafından 2500 öğrenci gelmiş Amerika’ya, birisi bendim. Beni Montana’ya gönderdiler.
Amerika’da kendinizi nasıl hissetiniz?
Amerika bana çok iyi geldi. Benim tamamen içimi açtı. Amerikalılar hem misafirperver bir halk  hem de yabancılara karşı çok tatlı, gönülleri çok açık bir millet. Orada kaldığım bir yıl boyunca okula gittim ve okulda drama dersleri vardı, oyunculuk, pandomim dersleri vardı. Ben pantomimi seçtim ve onu öğrendim.
Ve sanat aşkı yüreğinize düştü…
Aynen. Berlin’e döndükten sonra Türk tiyatrosu aradım, önüme Berlin Oyuncuları ile Meray abi (Meray Ülgen) çıktı. İlk tiyatro oyunuyla birlikte televizyondan da ilk teklif geldi. Filmin adı “Zuhause unter Fremden”. Üç başrol vardı filmde; birini bana, birini kızkardeşime, birini de Herbert Grönemeyer’e verdiler. Baba rolünü de Meray abi oynadı. Çok iyi eleştiriler aldık ve böylece sektöre girmiş oldum.
Sektöre adımınızı attınız ve gerisi geldi.
Biz öyle düşünürüz. ‘Tamam artık, sektöre girdim, olay bitmiştir, en iyi oyuncu da seçilirim, Oskar’ı da alırım’ diye düşünürüz. Hayır, benim için olay sektöre girdikten sonra başladı. Ben oyunculuğa çok disiplinli yaklaştım, çünkü oyunculuğun kolay bir meslek olmadığını biliyordum. Kurslara gtitim. Dersler aldım.
Demek ki yaklaşık 40 yıllık başarının sırrı eğitim ve disiplin.
Eğitim olmadan olmaz, disiplin olmadan da bir yere varamazsınız. O zaman da benim gibi sektöre giren genç oyuncular vardı ama neredeyse hepsi silindi gitti. Bu mesleği 60 sene bile yapmış olsanız, öğrenmeye açık olmanız lazım.
Siz bir yandan kendinizi eğitirken bir yandan da rol teklifleri geliyordu. Berlin’in ünlü tiyatrolarından Schaubühne’de önemli bir oyunda rol aldınız.
Çok güzel hatıralarım var o döneme ilişkin. Sene 1983. Schaubühne’nin genel sanat yönetmeni Peter Stein idi ve beni “Klassenfeind” (Sınıf Düşmanı) isimli oyunda oynattı. Çok büyük başarı kazandık bu oyunla ve dünyada çağrılmadığımız festival kalmadı. Sayısız ödüller aldık. Bu sayede dünyayı gezip görme fırsatım oldu. Dört sene kesintisiz oynadık oyunu Almanya’da ve dünyada.

OYUNCULUK CİDDİ BİR İŞTİR

Schaubühne’den sonra Frankfurter Schauspielhaus, Renaissance Theater gibi büyük tiyatroların oyunlarında oynadınız.
Gülay hanım ben bu işi ciddiye alarak yaptım. Oyunculukta yetenek önemli ama kişinin bilgi ve becerisini geliştirmesi de çok önemli. Oyunculuk ciddi bir iştir. Ben o zamanlar bu konuyu diğer Türk oyuncularla da konuştum. Mesela, ‘Sen oyunculuk için neler yapıyorsun?‘ diye soruyordum. Bana verdikleri cevap ‘Ne demek istiyorsun, ben oyuncuyum, oynarım‘ oluyordu. ‚Ben oldum, bittim, eksiğim yok‘ havasındaydılar. Halbuki, okumak lazım, bol bol film ve tiyatro oyunu seyretmek lazım, artikülasyon, nefes tekniği, hareket tekniği öğrenmek lazım.. Kısacası ölene kadar öğrenmen lazım.
Mesleği sevdiğiniz için canla başla çalışarak oyunculuğunuzu bugünlere taşıdınız. Peki, hiç oyuncu olmasaydım dediğiniz anlar oldu mu?
(Gülüyor) Her gün söylüyorum onu.  Bir gün geçmiyor, çünkü; bir yandan oyunculuğu çok seviyorum, bir yandan da nefret ediyorum. Niye nefret ediyorum, çünkü, başkalarına bağımlı olmak bana çok zor geliyor. Özgür ruhlu bir insanım. Beraber çalışmayı çok seviyorum ama bir rejisör bana, ‘şunu şunu yap‘ deyince, bir dakika diyorum, yap deme bana, yapalım de, beraber bir noktaya gelelim, sen bana yol göster, ben sana nasıl gideceğimi söyleyeyim, beraber konuşarak en iyiyi bulalım. Ben kukla değilim. İşte, bu nedenle oyunculuktan nefret ediyorum ve çocuklarıma aman aman oyunculuktan uzak durun diyorum.
Sizin de bir üyesi olduğunuz Alman sineması ne durumda, galiba son yıllarda epey ilerleme kaydedildi.
Siz iyi niyetlisiniz, ben pek bir ilerleme göremiyorum. 80’li ve 90’lı yıllarda çok iyi bir gidiş vardı, Fassbender ve Schlöndorf zamanında ama şu anda Alman sineması dışarıda boy gösteremiyor. Alman filmciliği hikayeyi anlatırken seyirciyi de işin içine katmayı hiç düşünmüyor. Amerikan filmlerinde konu ne kadar kritik olursa olsun seyirciyi işin içine çekmek, biraz eğlendirmek düşüncesi var. Alman filmciler sosyal konular anlatmak istiyorlar, tamam anlat ama beni sıkma yani. On onbeş dakika sonra ben sinemayı terketmeyeyim.

NURİ BİLGE CEYLAN’IN FİLMLERİNİ SEVİYORUM

Türk sinemasını takip ediyor musunuz?
Nuri Bilge Ceylan’ın filmlerini çok seviyorum. Onun her filmini izliyorum. Hayranım. Yeni filmlerini bekliyorum dört gözle. Belki biraz uzunlar ama rahatsız etmiyor beni uzunluk. Bir de Semih Balcıoğlu’nun filmlerini takip ediyorum. Türkiye’den dizi teklifleri geliyor ama onları kabul edemiyorum, çünkü iki tane çocuğum var, onları büyütüyorum Berlin’de. Benim için çocuklarım her daim birinci sırada gelir. O yüzden şu anda Türkiye’ye gidemiyorum ama bir-iki sene sonra düşünebilirim.
Siz bir de Berlin’de yabancı oyuncular için ajans açtınız.
1990’da açtım. Oyuncu olarak burada yaşadığım tecrübeler yüzünden açtım. Ben Türk oyuncusu olduğum için bana hep Türk karakterleri oynattılar. Bu sadece benim için değil tüm yabancı kökenli oyuncular için geçerliydi. Sadece yabancı rolleri oynamak tabii ki beni doyurmadı. Benden sonra gelen oyunculara yol göstermek istedim ama 7-8 sene önce bıraktım bu işi. Ajans hala var ama ben artık uğraşmıyorum. Eskiden yabancı oyuncu arandığında kime soracaklarını bilemiyorlardı. Ajans bir boşluğu doldurdu.

ÇOK VAHİM SORUNLARIMIZ VARDI

Siz köprü vazifesi görmüş oldunuz.
Köprü vazifesi görmekten öte çok daha vahim sorunlarımız vardı. Türk oyuncular Alman oyuncuların aldığı yövmiyenin üçte birini alıyorlardı. Ben bu uygulamaya karşı çıktım. ‘Alman oyuncu ne kadar alıyorsa ben de o kadar alacağım‘ dedim. Bunun kavgasını çok yaptım. Büyük savaşlarla, büyük kavgalarla yövmiyelerin eşitlenmesini sağladım. Şu anda durum nedir bilemiyorum, çünkü ajansla uğraşmıyorum artık.
Bir de mülteciler yurdunda kalan Afgan bir oyuncuyu yurttan çıkarıp mesleğine burada devam etmesini sağlamışsınız.
Evet, bir Afgan oyuncuya ihtiyaç vardı. Başladım aramaya ve onu mülteciler yurdunda buldum. Adam 20 sene Afganistan’da ne rollerde oynamış, burada mülteci yurdunda iltica başvurusunun kabul edilmesini bekliyordu. Onu oradan çıkarmayı başardık.

TÜRK KOMİSER ROLÜNÜ OYNAYAN İLK OYUNCUYUM

Alman film sektöründe edindiğiniz deneyimleri bir, iki, üç, dört diye sıralasanız neler söylersiniz?
Film sektöründe yabancı düşmanlığının olmadığını düşünüyoruz ama maalesef ortamda ne varsa, aynı şekilde film sektöründe de o var. Mesela, Münih’te bir film çekiminde başrolde bir Türk’ün oynadığını duyan figüranlar biz bu filmde oynamayız dediler. Bunları ben kendi kulağımla duydum. Tesadüfen bunu prodüktör de duydu ve o kişileri hemen setten uzaklaştırdı. İkincisi hep Türk ve yabancı rolleri veriliyor bizlere. Manav, terörist, kötü adam, çöpçü rolleri. Eskiden çok vardı. Şu anda değişti tabii ki. Bu bizim çabalarımızın da bir sonucu. Ben bir dizide komiser rolü oynayan ilk yabancıyım mesela Almanya’da. “Ein starkes Team”e başladığımızda, 1994 senesinde başladık. İlk Türk komiser olarak bir serideydim. Türk komiserin adı Yüksel Yüzgüler idi. Benden sonra mesela Mehmet Kurtuluş, Erol Sander ile Fahri Yardım komiser rolleri oynadılar. Bu gelişmelerde payım olduğunu düşünüyorum çünkü ben rejisörlerle çok tartıştım. Bu klişe resimleri kullanmayın artık, yapmayın dedim. Artık televizyon dizilerinde Türk kökenli avukatlarımız var, doktorlarımız var, hemşerilerimiz var. Bu elbette çok sevindirici bir gelişme ama gönül daha fazlasını istiyor.
Son soru: Oynadığınız roller, rol aldığınız filmler sayısız. Peki, şöyle bir film olsaydı da şöyle bir rol oynasaydım gibi bir istek, bir dilek var mı içinizde?
Bir deliyi oynamak isterdim, umarım bir gün bu hayalim gerçek olur. Deli rolünün, oynaması çok zor bir rol olduğunu düşünüyorum…

21.06.2016 17:45