TAKİP ET

Başlarken…

Değerli okurlar,

İlerleyen haftalarda size bu köşeden seslenip, eğitim konularına dair düşüncelerimi sizlerle paylaşacağım. Bunun, birçok insanın kendini eğitimci olduğunu varsaydığı bir toplumda kolay olmayacağının bilincindeyim. Yirmi yılı aşkın bir zamandır eğitimin değişik alanlarında çalışıyorum. Gözlemleyebildiğim en önemli hususlardan biri, Almanya’ya göçün 54. yılında bulunmamıza ve dördüncü kuşağın eğitim sistemine dahil olmasına rağmen, bu ülkeye göç etmiş Türkiye kökenli göçmenler için “eğitim sorunsalının” hâlâ hayatî konu olmaya devam etmesidir.

1974 yılında Almanya’ya gelip, akabinde okula başlayan nesildenim.  O zamanlar, aynı dili konuşan göçmen öğrenciler bir sınıfta toplanır ve eğitim-öğretimleri, aynı ülkeden gelen öğretmenlerle başlar; öğrencinin durumuna göre, devam ederdi. Aradan geçen süre içerisinde betimlenmemiz “Gastarbeiterkind” / “misafir işçi çocukları”ndan “Schüler mit türkischem Migrationshintergrund” / “Türk kökenli göçmen öğrenci”ye evrilmişse de değişmeyen makus kaderimiz – Alman eğitim sistemindeki başarısızlığımızdır ve ne yazık ki, bu bir hüsrandır. Eğitimdeki hüsranın temelinde -hemen hemen her konuda olduğu gibi-, birçok faktör yatmaktadır. Kanaatimce, en önemli faktör, Almanya’nın kendine özgü bir talim ve terbiye (Bildung und Erziehung) felsefesinin olmasıdır; eğitim anlayışında, bağımsız düşünme ve hareket etme kabiliyetine sahip olan bireyler yetiştirme isteğinin bulunmasıdır.

Temeline inilirse, her ülkede olduğu gibi, Almanya’da da eğitim kurumlarının yapısı ve işleyişi, bu ülkenin sosyo-politik yapısının aynasıdır. Enteresan olan, Alman eğitim kurumlarının, kurulduğundan beri -politik sistemler değişse de- kendi yapısını, hemen hemen koruyabilmiş olmasıdır.  Göçmen velilerin önemli bir bölümü, eğitim sisteminin ve eğitim kurumlarının tarihini bilmemenin yanı sıra, kurumların ailelere dair beklentilerini de tanımamaktadır ki, bu durum onların çocuklarının okul başarısını birebir etkilemektedir. Eğitim kurumlarının tarihsel kuruluş amaçlarından yola çıkıldığında – ki bildiğimiz eğitim sistemi mevcut şekliyle 1800’li yıllara dayanmaktadır -, Almanya’da hep iki eğitim sistemi var olmuştur:  Birincisi görünen, yani eğitim kurumları; ikincisi, görünmeyen, yani aile ve ebeveynler!

Eğitim kurumları, somut olarak aileden / veliden katkı ve katılım beklemektedir. Unutulmaması gereken diğer bir husus, Türkiye kökenli göçmenlerin Alman eğitim sistemine dahil olma tarihçesidir. Türkiye, bu ülkeye akademisyen göndermemiştir. Gelenler iş için gelmiştir; dolayısıyla işçi ve taşra kökenlidir. Almanya’ya süreç içinde göç etmiş başka göçmen gruplarla karşılaştırıldığında, bu gerçek unutulmamalıdır!  Geleceğe bakacak olursak, Türkiye’den göç etmiş insanlar olarak, vatan bellediğimiz Almanya’da, toplumda saygın yerlere gelmek bizim de hakkımızdır. Bu hakları almanın mücadelesi yine bize düşmektedir. Bunun en etkin ve nihai yolu, donanımlı insanlar yetiştirmekten geçmektedir. Bunun için ailelere çok önemli görevler düşmektedir; zira Almanya gibi bilgi toplumu olan ülkelerde, eğitimdeki başarı, okulda değil, aksine daha yuvada yani okula başlamadan önce kazanılmakta veya kaybedilmektedir.

Görülebileceği üzere, konularımız geniş bir yelpaze oluşturuyor. Zaman kaybetmeden bir köşesinden başlayacağım. Yazılarıma dair her öneriye ve eleştiriye açık olduğumu belirtmek isterim. Bunun için bana mail@havvaengin.de adresinden ulaşabilirsiniz.

27.10.2015 13:00