TAKİP ET

ANAVATANI İLE İMTİHAN OLAN BAŞKA KAÇ MİLLET VAR?

Avrupalı Türkler için “Türkiye’de yaz tatili” ne anlama geliyor?

Avrupalı Türkler için anavatana gitmek hem tatil hem de imtihan demek. Ve bu zorlu sınav sınır kapılarından başlıyor. Türkiye’ye adım attıktan sonra onları başka problemler bekliyor…

Haftalık haber dergisi Aksiyon son sayısında, sevinci ve çilesiyle Avrupalı Türklerin sıla yolu serüvenine geniş yer ayırdı. Vedat Denizli imzasıyla yayınlanan haberde gurbetçi için yaz tatilinin ne anlama geldiği farklı açılardan ele alınıyor. İşte Aksiyon dergisinin sıla yolu haberi…

“Gurbetçinin anavatanla imtihanı”

Vedat Denizli

Yaz demek tatil demek. Diğer üç mevsimde tenha olan Anadolu yollarının farklı plakalı araçlarla dolması demek. Ekonomik nedenlerle yurdun ve dünyanın dört bir yanına dağılan insanlarımızın memleket hasretini gidermesi demek.

Bu yıl insanlarımız sılaya vuslat için Ramazan’ın bitmesini bekledi. Büyük bir çoğunluk memleket yollarına düşmek için yıllık iznini bayram tatiliyle birleştirdi. Yurtiçindeki gurbetçilerle yurtdışındaki gurbetçiler aynı anda yollara düştü. Başlıktan da anlaşılacağı üzere konumuz, Avrupa’daki gurbetçilerle ilgili.

Avrupa’ya açılan sınır kapılarımızdaki yoğunluk temmuz ayının girmesiyle birlikte artmaya başladı. Bayram haftası itibarıyla da had safhaya ulaştı. Özellikle Kapıkule Sınır Kapısı’ndaki gümrük sahası Türk işçilerinin araçlarıyla tamamen dolarken, uzun kuyruklar oluştu. Kapıdan günde ortalama 6 bin 500 araç ve 30 bin kişi Türkiye’ye giriyor.

Gurbetçiler için anavatana gelmek, hem tatil hem de imtihan demek. Ve bu imtihan da sınır kapısından itibaren başlıyor. Başta Almanya olmak üzere Fransa, Belçika ve Hollanda gibi ülkelerden çıkıp Bulgaristan gümrüğüne neredeyse konvoy hâlinde gelen gurbetçiler, burada işlemler için bir saat bekledikten sonra Türk tarafına geçiyor. 12 peronu bulunan Kapıkule’de ise bu işlemler daha uzun sürüyor. Kuyrukta bekleyen sürücüler işlemlerin yavaş yapıldığını belirterek zaman zaman araçların klaksonlarını çalarak protesto ediyor. Belçika’da yaşayan Enis Koçak, yıllık iznini bayram tatiliyle birleştirenlerden. Kapıkule’deki yavaşlıktan şikâyetçi gurbetçilerden biri de o. Ailesiyle birlikte 33 saattir yollarda olduklarını belirterek “Genelde tüm gümrüklerde en az birer saat bekliyoruz. Burada ise yaklaşık 3 saattir kuyruktayız. Buradan geçebilirsek memleketim Bursa’ya gideceğim.” diyor.

Almanya’dan gelen Kadir Çetin de gümrükten geçmek için yaklaşık 2 saattir kuyrukta olduğunu söylüyor: “Hava şu anda 31 derece. Çocuklarımızla arabada saatlerdir ilerlemeyi bekliyoruz. Devletimiz bu zamanlarda biraz daha hızlı çalışırsa çok iyi olacak. Biz çok uzun yollardan gelip memlekette kuyrukta beklemek istemiyoruz.”

Gurbetçilerden Fuat Ertem de benzer şikâyetlerde bulunuyor. 30 saattir yollarda olduklarını, 2 saattir işlem sırası beklediklerini belirtiyor: “Yoğunluğun nedeni hepsinin boş iş yapmasındandır. 50 tane sınır geçiyorsun, işlemlerin tak tak yapılıyor. Şuraya geldiğin zaman bu sorunlar çıkıyor.” 35 saattir yollarda olan Enis Koçak ile Kerim Tanır da memlekete girişteki imtihanın zorluğunu eleştiriyor: “Güneşin altında gümrükte bekliyoruz. Yazık, günah bize. Hasta insanız. Bu vatan bizleri de düşünsün. Türkiye’yi sevdiğimiz için vatanımıza geliyoruz. Bizleri de düşünsünler. 4 tane sınır kapısı geçtik. Hiçbirinde bizim Türk polisi kadar arabayı incelemiyorlar. Soruyorlar, insanın tipine bakıp tamam geç diyorlar. Burada çok fazla inceleme yapılıyor.” Trakya Gümrük ve Ticaret Bölge Müdürü Müslüm Yalçın ise yoğunluğu, gurbetçilerin daha tenha olan İpsala, Hamzabeyli, Pazarkule ve Dereköy kapıları yerine Kapıkule’yi tercih etmelerine bağlıyor. Yalçın, yoğun dönemlerde gümrük kapılarında çalışan personelin izinlerini iptal ettiklerini, en hızlı şekilde işlemleri yapmaya çalıştıklarını söylüyor.

Ben de mi kırmızıda geçsem!

Gurbetçilerin imtihanı sınır kapısından içeri girmekle bitmiyor. Diğer imtihanlardan bahsetmeden önce Avrupa’daki insanlarımızın tatil (yıllık izin) psikolojisinden kısaca bahsetmekte fayda var. Gurbetçilerin sohbetlerinde mevzu -konuşulacak spesifik bir konu yoksa- genellikle izindir. İzinden kasıt ise tatildir ve bu da kendi içinde ikiye ayrılır: İzinden önce ve izinden sonra…

Gurbetçilerin yaz izinleri bir ile iki ay arasında değişirken; Avrupalılarınki iki haftayı geçmez. İzinden dönenlere hemen tatilin nasıl geçtiği sorulur. Eskiden kendi köylerine, şimdilerde ise 5 yıldızlı tatil köylerine giden gurbetçiler, tatildeki maceralarını ballandıra ballandıra anlatır. Bu minvaldeki sohbetler yılbaşına kadar sürer. 1 Ocak’tan itibarense sohbet konusu geçmişten geleceğe taşınır. Artık yapılanlar değil, yapılacaklar konuşulur: “İzin var mı bu yıl?”, “Nerede denize gireceksiniz?”, “Hangi otelde kalacaksınız?”, “Memlekete (köye) uğrayacak mısınız?”, “Bak şurası çok güzel, muhakkak gitmelisin bu yaz.”

Anavatanı ziyaret ve tatil güzeldir ama bazı korkulan imtihanlar da yok değildir. Gurbetçiler arasında adı bilimsel literatüre henüz geçmemiş imtihanların başında Türkiye’deki trafik gelir. Edirne-İstanbul arasındaki otoyol gayet Avrupa standartlarında olduğundan pek sıkıntı yaşanmaz. Fakat İstanbul’a girdikten sonra çile başlar. Gurbetçilerin ortak kanaati “Allah’ım bize kazasız belasız şu İstanbul’u çıkmayı nasip et!” minvalindedir. Hiçbir gurbetçi Belgrad, Viyana, Münih ya da Frankfurt’a girerken bu şekilde dua etmemiştir! Bu endişenin altında yatan unsurlardan biri, trafikte yaşanılan ikilemdir.

Dünyanın her yerinde trafikteki kırmızı ışık ‘dur’, yeşil ışık ‘geç’ anlamına gelir. Gurbetçilerin kafası kırmızı ışıkta geçen sürücüleri gördükçe karışmaya başlar. Sadece kırmızı ışıkta geçilmesi değildir kafaları karıştıran. Avrupa’da karşıdan gelen araçtan selektör yakılıyorsa, bu, “Geçiş hakkı benim ancak madem aracın burnunu çıkardın, buyur sen geç” anlamına gelmektedir. Türkiye’de ise “Dur durduğun yerde, aracın burnunu daha fazla çıkartma, ben geliyorum, sen bekle!” anlamındadır. İşte bu ayrımı yapamayan gurbetçi sürücüler birkaç tehlikeden sonra “Adam selektör yaktı ama geçsem mi geçmesem mi, bilemedim ki şimdi!” diye düşünmeye başlar.

Bir diğer ikilem, yayaların araçlara göre geçiş üstünlüğü konusunda yaşanır. Artık Türkiye’dekilerin de duyduğu ve imrendiği açık bir kuraldır; Avrupa’da bir yaya, adımını kaldırımdan yola attığı andan itibaren geçiş üstünlüğüne sahiptir. Diğer bir deyişle trafik ışığı bulunmayan bir kavşakta sürücüler karşıdan karşıya geçmek isteyen yayaya durarak yol vermek zorundadır. Denir ki “Avrupa’da yayaya çarpıp öldüreceğine, çek silahla vur, daha az ceza alırsın!” Hâl böyleyken, orada bu kurala alışan gurbetçilerimiz Türkiye’de çift yönlü ikilem yaşıyor. Yaya iken alışık oldukları hâliyle araçların yol vereceklerini hesaplayarak yola fırlıyor ve ezilme tehlikesi atlatıyorlar. Şoför koltuğunda oturan gurbetçi vatandaşlar ise yayaya yol verip vermemekte tereddüt yaşıyor. Yayaya yol verme dürtüsüyle aniden dursa, böyle bir davranış beklemeyen diğer sürücülerin arkadan vurma ihtimali var. Haydi arkadan gelen herhangi bir otomobil yok diyelim, bu kez de gurbetçi şoför yaya için dururken, yaya da böyle bir yol verme beklentisi içinde olmadığından aracın geçmesi için kaldırımda bekler. Yani bir süre karşılıklı bekleşilir.

Trafikteki imtihanlardan biri de yorgunluktur. Uzun bir yolculuktan sonra Türkiye’ye gelen gurbetçiler, hem yorgunluktan hem yolların bozukluğundan hem trafik işaretlerinin yetersizliğinden hem de ülkemizdeki trafik canavarlarından dolayı çok sayıda kazaya karışırlar. Bunların çoğu ölümlü olur maalesef. Gurbetçilerin, aynı yolu yine aynı yorgunlukla dönmelerine rağmen Avrupa’da pek kaza yapmamaları, genellikle bizim yollarımızla ve trafiğimizle ilgilidir.

Borç gurbetçinin korkusudur!

Gurbetçilerin diğer bir imtihanı da anavatandaki akrabalarının borç istemesidir. Kişi başına düşen millî gelirin 10 bin dolara çıktığı söylense de -bu rakam, Reza Zarrab’ın servetiyle köylü Mehmet amcanın üç kuruşluk gelirinin toplanıp bölünmesiyle ortaya çıktığından- memlekette küçük bir azınlık dışında borcu olmayan yoktur. 2008’deki küresel kriz Avrupa’yı da etkilediğinden son dönemlerde borç isteme biraz azalsa da bir Türk gelenek ve göreneği olarak(!) hâlen devam etmektedir. Gurbetçilerin bir kısmı Avrupa’da işlerin eskisi gibi olmadığını belirtip borç vermekten kurtulmaya çalışır. Bir kısmı da acıyıp geriye zor alacağını bile bile borç verir. Kısacası borç, Türkiye’de yaşayan yiğitler için kamçı, gurbetçiler içinse korku ve büyük bir imtihandır!

Gurbetçilerin bir başka imtihanı da altlarındaki son model Mercedes ve BMW gibi arabalarla ilgilidir. Böyle bir arabayla köye gelip zor durumda olan akrabalara borç vermemek olmaz. Bir de bu arabaların çoğu kiralıktır. Memlekete ucuz arabayla gitmeyelim diyen gurbetçiler, konu komşu, hısım akraba sorduğu zaman cevap vermekte zorlanırlar. Kiralık deseler ayrı bir dert, benim deseler ayrı bir dert!

Gurbetçilerin imtihanlarından biri de kuşak çatışmasıdır. Bu çatışmaların en yoğun olduğu zaman dilimi de Türkiye’ye gelinen izin dönemleridir. Emekli olup yılın 6 ayını Avrupa’da, 6 ayını da memlekette geçiren dedeler, çocuklarının ve torunlarının tatillerinin hiç olmazsa bir kısmını köylerinde geçirmesini ister. Orta yaştakiler bu dengeyi tutturmaya çalışsa da gençlerin önceliği köyden ziyade deniz kenarında tatildir. Gençlerin köye uğraması ebeveyn zoruyla birkaç günlüğüne dostlar alışverişte görsün tadındadır. Bu imtihan en çok orta yaştakileri zorlar. Çünkü kendi anne-babaları ve çocukları arasında kalırlar. Her iki tarafın da gönlünü etmek için kâh deniz kenarında kâh memleketteki evlerindedirler.

İmtihanların en ağırı ise kendilerine öz vatanlarında bile yabancı gibi bakılmasıdır. Türkçeyi iyi konuşamayan genç nesil için bu bakış açısı onları memleketlerine biraz daha yabancılaştırır.

Ve tatil biter. Avrupa’ya dönüldüğünde özellikle trafik imtihanı bir süre daha devam eder. Çünkü Türkiye’deki trafiğe alışmışlardır ve yeniden Avrupa’daki kurallara uyum sağlamak biraz vakit alır. Normal hayata döndüklerinde sohbet konuları yine aynıdır: “Tatil nasıl geçti bakalım?”, “Yazın nerelere gitmeyi düşünüyorsunuz?”

ZAMAN ONLINE (Kaynak: Aksiyon Dergisi)

01.08.2015 12:01