TAKİP ET

‘Seçilmiş cumhurbaşkanı’

Geçen Pazar Avusturya, cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ilk turunu yaşadı. Yabancı düşmanlığı, İslam karşıtı tutumu ve “İslam Avusturya’nın parçası değildir.” söylemi ile öne çıkan aşırı sağ aday Norbert Hofer en yakın rakibine yüzde 15 gibi bir fark atarak ilk turun kazananı oldu.

Öncü diyebileceğimiz bu siyasi deprem, Hofer’in yüzde 35 ile en çok oy alan aday olmasından ibaret değil. Ülkenin ana siyasi akımları Hıristiyan ve Sosyal Demokratların adayları, yüzde 10 ile ilk turda elendiler. İkinci turda (22 Mayıs) aşırı sağa karşı Yeşiller’in adayı Alexander Van der Bellen yarışacak. Avusturya’da İslam karşıtı “seçilmiş bir cumhurbaşkanı” mı geliyor, henüz belli değil. Seçilirse, depremin siyasi sarsıntıları Avusturya’yla sınırlı kalmaz, Brüksel’i de de vurur. Avrupa’da yaşayan Müslümanlar da Türkiye’nin AB süreci de etkilenir. Hofer “seçilmiş” olmaktan doğan “meşruiyetini” kullanacağını şimdiden söylüyor. Size pek yabancı gelmiyor değil mi?

Avusturya anayasasına göre cumhurbaşkanının halk tarafından doğrudan seçilmesinden doğan özel bir meşruiyeti yok. Sistem, klasik bir parlamenter demokrasi. Yetkiler, Türkiye’de olduğu gibi “seçilmiş” cumhurbaşkanına rağmen başbakanın masasında. Bu yüzden siyasi akımlar parti başkanları ile değil, toplumda saygın, ülkeyi kucaklayacak isimler ile seçimlere giriyorlar. Avusturya seçimleri ve Türkiye’de ‘başkanlık’ tartışmasını yakından izlemek, siyasi sonuçlarını karşılaştırmakta yarar var. Zira havuz medyası ve Saray efradı için öğretici olabilir. Sürmekte olan yıkım politikasını gözden geçirebilirler.

İlk yıkımı ‘meşruiyet’ meselesi ile yaşıyoruz. Havuz medyası ve Saray efradı, “seçilmiş” kelimesine o kadar vurgu yapıyor ki, yakın tarihimizin diğer cumhurbaşkanları sanki “atanmış” ve meşruiyetten uzaktı zannedersiniz. Kenan Evren ile Abdullah Gül farksız. TBMM, yani milletvekillerimiz ve seçtikleri cumhurbaşkanı değersizleştiriliyor. Bu değersizleştirme başbakan ve bakanlar kurulu için de geçerli. Bilerek veya farkında olmadan Cumhuriyet kurum ve kurallarını yıkıyorlar.

İkinci yıkım, meşruiyet ile yakından ilişki içerisinde olsa da demokrasi açısından yaşanıyor. Son aylarda “doğrudan demokrasi”, yani halk oylaması ile karar süreçleri üzerine ilginç tecrübeler yaşıyoruz. Hollanda’da halkın yüzde 32 gibi bir bölümünün katıldığı bir referandumda AB ile Ukrayna arasında imzalanan “Ortaklık Anlaşması” reddedildi. Yanlış anlamayın lütfen, üyelik filan değil, ticari ilişkileri düzenleyen bir anlaşma. Aşırı sağ ve aşırı solun bir zaferi. Bu zafer, tüm seçmen sayısının yüzde 16’sına tekabül etse de Hollanda hükümet ve parlamentosunun, 27 AB üyesi ülkeyle birlikte kabul ettiği bir ticari anlaşma “doğrudan” Hollanda ‘halkı’ tarafından şimdilik askıya alında. AB karşıtlığı prim yaptı.

Avrupa’da “doğrudan demokrasi” giderek siyasi demagogların azınlıkları dışlamak, yabancı ve İslam karşıtlığını kullanmak için devreye soktukları bir enstrüman artık. İsviçre’de referandumla minare yasağı bu açıdan en ilginç örnek. Türkiye’ye vize muafiyeti oylansa, sonuç malum.

Seçimler demokrasinin şüphesiz olmazsa olmaz unsurudur. Bu cümle, tarihte Hitler ve benzeri “seçilmiş” despot ve katillere rağmen geçerli ve doğrudur. Ama demokrasilerde meşruiyet kaynağı sadece seçimler değildir, kanunlar, kurallar, kurumlar ve değerlerden oluşan mimari yapıdır demokrasi. Avusturya’da ve sadece Avusturya’da değil, tüm Avrupa’da demokrasiyi “seçilmiş” demagoglara karşı savunma zamanı…

28.04.2016 20:19