TAKİP ET

Erdoğan’a rağmen vize muafiyeti

Bu günlerde AB-Türkiye ilişkilerinde tarihi diyebileceğimiz bir süreç yaşıyoruz. “Schengen” olarak bilinen, sadece AB üyesi ülkeler değil, İsveç, Norveç gibi ülkeleri de kapsayan bölgeye vizesiz seyahat mümkün olacak.

Haziran 2016’dan itibaren uygulanacak bu açılım AB ile müzakerelerin başladığı 2005 tarihinden beri elle tutulur ilk olumlu gelişme. Sadece ilk oluşu ile değil, sonuçları açısından da tarihi öneme sahip. Zemherinin kar, kış gününde konsoloslukların önünde bekleme, rencide edilme, çoğu zaman saçma gerekçelerle vize başvurularının reddi tarihe karışmış olacak. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmak, ”pasaportumuz” bir bakıma değerlenecek. Avrupa’da yaşayan beş milyona yakın vatandaşımızın sosyal yaşamı, aile ilişkileri, ticaret yapan iş çevrelerimiz rahatlayacak, vize yüzünden fırsatlar kaçırmayacak. Geçerli bir pasaport yeterli olacak. Ama olayı siyasi açıdan ilginç kılan, konuşulan bu olumlu şeyler değil.

Tartışmasını ilginç kılan kimsenin vize muafiyetine inanmaması. “Hayal, vize kalkmaz, kaldırmazlar” diyor, inanamıyorlar. AB uzmanı olarak bilinen hocalarımız da farkı düşünmüyor ve “imkansız” bulduklarını basında paylaşıyorlar. AB kurumlarında otuz yıl çalışmış, bu dosyaya son on yıl eğilmiş olduğumu yakından bilen dostlarım bile “ vize kalkıyor” dediğimde, inanmıyor, bahse giriyor. Aslında kötümser, şüphe ile bakmakta haklılar. Türkiye’de demokratik reformların yaşandığı bir dönemde kalkmayan vizenin bu günlerde kalkması kolay anlaşılır değil. Ama iki açıdan yanılıyorlar.

Türkiye’ye vize muafiyeti tartışması yeni değil, “Arap Baharı” başlamadan çok önce prensip kararı olarak devreye girmişti. Sığınma pazarlığı ile ilişkilendirildiği için, Avrupa ve Türkiye kamuoyu olayı bu konu ile algıladı. Bu ilişki kısmen var. Ankara 2017 olarak planlanan vize muafiyetini sığınma pazarlığında Ekim 2016’ye çekti. Bu tarih son toplantıda bir kez daha öne alınarak Haziran 2016 oldu. Hollanda dönem başkanlığının son günlerine alınması mı amaçlandı? Belki. Ama AB açısından bakıldığında cesur bir karar olduğunda şüphe yok. Müslüman düşmanlığını politikalarının merkezine alan Avrupa aşırı sağının seçim zaferleri kutladığı bu günlerde Türkiye’ye vize muafiyetini savunmak kolay değil ve oldukça anlamlı.

Sorun sadece Avrupa sağı veya Müslüman-Türkiye karşıtları olsa vize muafiyetini savunmak kolay olurdu. Süreci zora sokan “Erdoğan Türkiyesi”. Basın özgürlüğünün ayaklar altında olduğu. Gazetecilerin yaptıkları haber yüzünden “casus” sayılıp tutuklandığı, Zaman Gazetesi gibi saygın bir basın kuruluşuna polis baskını ile el konulduğu bir Türkiye var Avrupa haberlerinde. Sadece basın özgürlüğü de değil. Güneydoğu’da şehir merkezleri yıkılıyor, savaş hali var sanki, can güvenliği yok. Kayseri’de, Bursa’da, Manisa’da saygın işadamları tutuklanıyor, şirketlerine el konuyor, mal güvenliği yok. Avrupa’da Cumhurbaşkanımız Erdoğan’ın imajı o kadar kötü ki, Böhmermann gibi sunucular en iğrenç hakaretleri ile meşhur oluyor, destek buluyorlar. Bu yüzden AB uzmanlarımız dahil, kimse vize muafiyetini mümkün görmüyor veya bu tür olumlu bir gelişmeye anlam veremiyor, sevinemiyor. “AB kendi değerlerine ihanet mi ediyor?” sorusu gündemde.

Haksız sayılmazlar. Keşke vize bundan on yıl önce kalksaydı. Şartlar yok muydu? Hatta daha iyiydi. Ama Avrupa’da aşırı sağ ile flört eden, Türkiye ve Müslüman karşıtı “Sarkozy ruhu” hakimdi. Türkiye AB ilişkileri derin yara aldı. “Ankara kriterlerinin” boş laf olduğunu da gördük. Bu yüzden vize meselesinde en önemli haber, AB’nin Türkiye’yi kaybetmek üzere olduğunu anlamış, Erdoğan’a rağmen vize ile olumlu bir adım atmaya karar vermiş olmasıdır.

Unutmayalım Avrupa Türkiye’ye 12 Eylül ile vize uygulaması başlattı, Evren bu uygulamayı savundu. AB politikacılarının “muhatabımız değil” dediği Erdoğan’a rağmen kalkması, vize kuyruklarının bitmesi iyiye alamet.

01.05.2016 12:44