TAKİP ET

Can ve mal güvenliği yok, umut var!

Bugün 1 Kasım; Türkiye için tarihi bir gün. Halkımız birkaç ay içerisinde ikinci defa sandık başında. Yolsuzluk soruşturmaları ile yüz yüze kalmış küçük bir azınlık, 7 Haziran seçimleri ile oluşan halkın iradesini hiçe saydığı için var bugün seçimler.

Olağan değil, Meclis kararı ile de değil. Derinleşen siyasi ve ekonomik kriz, buharlaşan milyarlar, kol gezen terör onlar için sorun değil. İktidar savaşı veriyorlar, halkın iradesi, demokrasiye saygı beklemek saflık olur. Demokrasi ve seçimler onlar için araç. Fetvaları da var. Her şey mubah.

Suruç ve Ankara katliamından sonra ülkede can güvenliği olmadığını biliyoruz. Devletin en temel varlık gerekçesi, ‘vatandaşlarının can güvenliğini sağlamak’tan aciz. Mal güvenliği de yok. Koza-İpek Grubu ve yayın organlarına havuz medyasından kayyumlar atayarak el konuldu. Ülkemiz hukuk devleti değil, muz cumhuriyeti sanki! Keyfilik kol geziyor. Baskı rejimi devrede. Cumhurbaşkanı kararı savunuyor. Bir “terör” operasyonu ona göre. Örgüt yok, mahkeme kararı yok, hiçbir hukuki dayanak yok. Bakın kayyum atama kararını nasıl savunuyor. “Çünkü 1 numarası kaçıyor. Arkadan da diyor ki, herhangi bir usulsüzlük söz konusu değildir diyor. O zaman niye kaçıyorsun?“ Bu her yerde böyledir. İnsanlar hukuksuzluğun kol gezdiği, baskı rejimlerinden kaçarlar. Bu yüzden dünyada milyonlarca insan yerinden yurdunu terk etmek zorunda kalıyor. Türkiye de darbelerle yaşadı bunu.

Terör örgütü lideri, 1 numara dedikleri Fethullah Gülen, 17-25 Aralık tarihlerine kadar ziyaret ettikleri, elini öptükleri “Hocaefendi” değil miydi? Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun Hocaefendi’yi ziyareti üzerinden iki yıl bile geçmedi. Bugün PKK, DHKP-C üyeleri ile aynı listede. Bu hükümet tarafından aranıyor. Koza-İpek Holding ve yayın kuruluşları “yardım” suçlaması ile yağmalanıyor. Kendisini seven yüzbinlerce insana sıra ne zaman gelecek? Neden Cumhuriyet, Zaman, Hürriyet “seçimlerden sonra” sırada? Neden şimdi değil?

Beyler maske düştü. Artık seçilmiş de olsanız, demokrat olmadığınız anlaşıldı. Hukuk devletini, basın ve düşünce özgürlüğünü hiçe sayan, “muhalefet” bildiği insanların malına el koyan bir rejimin Türkiye’de ayakta durması mümkün değil. Bu petrol kuyuları ile milletin karnını doyuran Rusya’da, İran’da mümkün. Ekonomisi alın teri ile ayakta duran Türkiye’de mümkün değil. Askeri rejimler bu yüzden nasıl aşıldı ise, siz de uzun sürmez tarihin kara sayfalarında kaybolursunuz. Para sayma makineleri, kutular, “eritme, sıfırlama” kelimeleri kalır akıllarda. Bu ülke sizi taşıyamaz, taşımaz.

Farkında değil misiniz? Siyasi kriz derin. ‘Darbe süreci mi yaşıyoruz?’ sorusunun tartışılması da tesadüf değil. Klasik, modern, post-modern darbeler yaşadık. Sizinle de “sivil darbe” kelimesi kazandı dilimiz. Yakın tarihimize biraz yakından baktığımızda kriz ve darbelerin aylarca, hatta yıllarca hazırlandığı ve geliyorum dediği, meşruiyet ortamı arayarak sahnelendiğini görürüz. Devletin varlık gerekçesi, can ve mal güvenliği tehdit altındadır genellikle. Sonra bu tehdidin darbeciler tarafından sahnelendiğini okuruz. Suruç ve Ankara bombaları ve bombaların hedef aldığı siyasi kitlenin kimliğine kısa bir göz atmak, kimin tehdit altında olduğunu görmek için yeterlidir. Gezi ve sonrası aylarda polis kurşunları ile ölen, yaralanan veya terör suçlaması, camiye sığınmak gibi gülünç gerekçelerle yargı önünde olan insanların siyasi kimliği ile Suruç ve Ankara’da ölenleri karşılaştırın lütfen. İlginç verilere ulaşacaksınız.

Bugün 1 Kasım ve sandık tek meşruiyet kaynağı. Hem darbe süreci yaşatanlara, hem de kapalı kapılar ardında darbe planları yapanlara cevap günü. Kimse halkın iradesini rehin alamaz. Darbecilere, darbelere “hayır” deme günü. Türkiye’nin 12 Eylül paşalarının veya İslamcı militanların kafasına sığmayacak kadar zengin bir siyasi, sosyal, etnik, inanç kimliğinin olduğunu haykırma günü. Bugün 1 Kasım….

01.11.2015 06:38