TAKİP ET

Avrupa’nın bekçisi miyiz?

Avrupa Birliği ile müzakere sürecinde üç yıl aradan sonra yeni bir başlık açıldı.

On yıldır yerinde sayan AB-Türkiye ilişkilerinde yeni bir adım ekonomi ve para politikası faslı konuşulacak. Ama bazı yorumcular atılan adıma “mülteci faslı” diyor. Hükümete yakın İHH başkanı daha açık konuşuyor ve “Avrupa’nın bekçisi miyiz?” diyor. İHH başkanı bu görev “bize mi kaldı?” dese de, hiç değilse bir gerçeği gözden kaçırmıyor. Yüzbinlerce sığınmacının niçin Türkiye’de kalmak yerine, canlarını tehlikeye atarak Almanya, Avrupa yolunda olduğunu irdeliyor. Sol yorumcular bunu da yapmıyor. Türkiye’nin Avrupa tarafından kullanıldığını, eline birkaç kuruş vererek “bekçi” görevi verdiklerini savunuyorlar. Olay sosyal medyada haysiyet meselesine dönüşmüş durumda, etik açıdan bir “siyasi felaket”. Onlara göre “yeni bir şey yok”, AB ile zirveden çıkan tek sonuç utanç kaynağı bir “deal”. Ama bir gerçeğin farkında değiller. Avrupa’da da etik bir çizgide olduklarını, yani sığınmacıları değil sınırları tartıştıklarını göremiyorlar. Sayılara bir göz atsalar, belki felaketin boyutunu anlarlar. Neden sınırları değil, sığınmacıları konuşmak zorundayız meselesine eğilmeden, birkaç rakama dikkatinizi çekmek istiyorum.

Birleşmiş Milletler‘in verilerine göre 4 milyonun üstünde Suriyeli sığınmacı Türkiye, Lübnan gibi komşu ülkelerde. Türkiye’de sayının 2,4 milyon olduğu söyleniyor. Gerçek rakamı kimse bilmiyor. Aylardır Yunanistan adalarına her ay 50 binin üstünde sığınmacı geçtiği için rakam düşmüş olabilir. Mülteci akını sürüyor, artmış da olabilir. Batı IŞİD bölgelerini, Ruslar ılımlı muhalefetin yoğun olduğu Akdeniz sahillerini bombalıyor. Can güvenliği hiçbir yerde yok artık. Birleşmiş Milletler’in Suriye’de 7 milyon olarak verdiği iç göç kısa zamanda dış göçe dönüşebilir. Durum Avrupa’da da farklı değil.

Yunanistan ekim ayına kadar ayda 55 bin civarında sığınmacının Türkiye’den adalara geçtiğini, kasım ayında bu sayının 5.500 olduğunu söylüyor. Sayının düşmesinde kötü hava şartları etkin olsa da, güvenlik güçlerinin sahil boyu önlemleri herhalde ana etken oldu. “Avrupa” diyoruz ama sığınmacılar “Avrupa’ya” değil, Almanya, İsveç ve başarırlarsa Fransa, Hollanda, İngiltere’ye gidiyor. Polonya gibi Doğu Avrupa ülkeleri sığınmacı istemiyor, sığınmacıların da tercihi Polonya değil. Polonya’da yaşamak için hayatlarını tehlikeye atmıyorlar. Almanya bu yıl 850 bin sığınmacının giriş yaptığını söylüyor. Sığınma başvuru sayısı ise 450 bin. Geri kalan 400 bin insanın nerde olduğunu tam anlamı ile kimse bilmiyor.

Brüksel zirvesinden sonra Türkiye’de sığınmacı sayısının kısa zamanda 3 milyona varması muhtemel. Ocak ayında beklenen ateşkes gerçekleşmez, nüfusun yoğun olduğu Halep bölgesi ve sahillerde Rus bombardımanı sürerse, bu rakamı da aşması mümkün. Türkiye geçici gördüğü sığınma sorununa önce kamplarla çözüm aradı. Göç artık kamplara sığmayacak boyutta. Türkiye’nin kucak açması, sığınmacılar ile yaşanan sorunları bugüne kadar sınırlı tuttu. Ama bu olumlu tavır ne yazık ki yapıcı bir sığınma politikasına dönüşmedi. Ekonomiye, iş pazarına, sosyal sisteme girmelerine izin vermedik. Kaçak, ucuz işgücü, sömürü aracı oldular. Yüz binlerce aile açlık sınırında yaşam sürdürüyor. Gelecek umudundan yoksun Avrupa yoluna düşmeleri tesadüf değil.

Kendimizi kandırmayalım, sığınmacıların önemli bir bölümü Suriye’ye geri dönmeyecek. Burada büyüyen gençler ise hiç dönmeyecek. Ama bu çocuklar beş yıldır eğitimden yoksun sokağa terk edilmiş durumdalar. Eğitim Bakanı 250 Suriyeli çocuğun okulda olduğunu ama okul çağında 450 bin çocuğun bulunduğunu söylüyor. Bir çocuğa 11-12 yaşında bir şey verebilirsiniz. Ama bu çocuk 17 yaşına kadar sokakta kaldıktan sonra artık geç. Türkçe bile veremezsiniz. Türkiye’nin AB’nin tartışması gereken sorunlar bunlar. Sığınmacılara iş pazarı nasıl açılır, sosyal sisteme nasıl entegre edilebilir, eğitim sorunları soruları gündemde ve acil. Avrupa’nın “ahlak”, Türklerin “gurur” sorunu değil mesele.

17.12.2015 16:41