TAKİP ET

Suçlu kim?

İki gün önce yaşadığım hadisenin yönlendirmesiyle izlenim-yorum arası bir yazı kaleme alıyorum bu haftalık.

Medine’deyiz. Daha önceden tanıdığım ve ailecek dost olduğumuz bir esnafın ziyaretine gittim. Bizden az önce dükkâna alış-veriş için gelmiş Bosnalı Müslümanlarla ilgileniyordu ama beden dili hariç ortaklaşa konuşup anlaşabildikleri bir dil yok. Ne Türkçe, ne Boşnakça ne de Arapça, konuşup anlaşmalarına yardımcı oluyordu. Bizim dükkâna gelmemizle İngilizce devreye girdi; karşılıklı konuşma ve muhabbet ondan sonra başladı. Hem de İslam dini ve değerleri üzerinde.

Sakın yanlış anlaşılmasın, malumatfuruşluk yapıyor değilim; sadece çok acı bir gerçeğin altını çizmek için yazıya böyle giriş yapıyorum. Düşünebiliyor musunuz, aynı devlet çatısı altında asırlarca birlikte yaşamış ve kader birliği yapmış olan iki ayrı milletin insanları birbirinin dillerini bilmedikleri gibi, ortaklaşa ait oldukları dinin dilini de bilmiyor ve konuşamıyorlar. Ama her ikisinin bazı fertleri İngilizce biliyor ve mensubu olmakla iftihar ettikleri dine ait meseleleri o dille konuşuyor ve müzakere ediyorlar.

2007 yılında Mekke’de de yaşamıştım benzeri bir hadise. Mühendislik eğitimi almış, çok ileri seviyede İngilizce bilen birisi ile yan yana geldik cuma namazı öncesinde. Ezanı bekliyoruz ve vakit oldukça erken. Eğer muhabbeti tercih edersek  çok uzun süremiz var. Tanıştık ve konuşmaya başladık. Halk tabiriyle Batı’ya atıp tutmaya başladı. İslam dünyasının bugün içinde bulunduğu durumdan sadece Batı’yı ve Batı politikalarını sorumlu tutuyordu. Ona göre ev sahibi olarak bizlerin hiçbir kabahati yoktu. Mübalağa olmasın en azından 15 dakika dinledim. Hiçbir şey demedim. Sözüne ara verince bir soru sordum ona: “Ben Türk, sen Pakistanlı. Pekâla biz şu an hangi dille anlaşıyoruz?” Devam edecektim. Kesti sözümü, ‘anladım’ dedi tek kelimeyle ve bıraktık konuşmayı.

Müslümanların yitik hazinesi: kardeşlik

Tekrar iki gün öncesine döneyim; “Sizce sevgi nedir?” sorusu ile başladı Bosnalı kadınla konuşmamız. “Bugün yeryüzündeki Müslümanların en büyük problemi nedir?” ile devam etti. Karşılıklı görüş alış verişinde bulunduk. Dertli bir sine gördüm karşımda. Okuyan ve düşünen bir insan vardı. Kendi çapında teorik safhada da olsa çözüm arayışları içine girmişti anlaşılan. Bir hissiyatını paylaştı benimle. Derinden derine yaraladı beni o hissiyat. Adeta kalbime saplı olan hançeri yerinden oynattı ve yaralı kalbim yeniden kanamaya başladı. “Kardeşlik hissiyatı” anahtar kelimeydi söylediği cümlelerde. “Muhakkak ki müminler kardeştir.” ayetinin oluşturacağını düşündüğü atmosferi, bu Allah kelamını bizlere intikal ettiren Nebiler Serveri’nin (sas) Medine’sinde göreceği, hissedeceği, duyacağı, özümseyeceği, hatta tabir caizse paketleyip evine götüreceğini düşünmüş. Haklı bence. Çünkü Sevgi Peygamberinin diyarına geliyor. İnsanlığa sevgiyi hakiki veçhesiyle öğretmiş, yaşayarak göstermiş Nebinin mekânı burası. Evet, O (sas) hüzün Peygamberi ama aynı zamanda sevginin de Peygamberi’dir. Hayatı boyunca insanlık tarlasına sevgi ekmiş, sevgi büyütmüş, sevgi devşirmiş ve ruhunun ufkuna yürürken de geriye sevgiyi miras olarak bırakmıştır. Eğer bugün o sevgiden bir iz ve eser yoksa, asıl suçlu o mirasa sahip çıkamayan, kelimenin tam anlamıyla mirasyedi olan Müslümanlardır.

Bosnalı kadının söylediklerine geleyim. Şunu söyledi: “Göremedim, hissedemedim ben bu kardeşliği ve sevgiyi.” dedi önce ve hemen ardından: “Soluduğum havada da, baktığım çevrede de sevgi göremedim ben.”

Bir başka arkadaşım da benzeri bir şeyi söylemişti bana: “Aynı kıbleye teveccühte ön safa geçme yarışı yapıyoruz ama Batılılarda gördüğümüz yalancı tebessüm bile yok birbirimizin yüzünde.” Aynı hissiyata sahip başkaları da var: “Medine, daha önceki gelişlerimde sanki daha farklıydı. Yüzler daha mütebessim, insanlar birbirlerine karşı daha saygılı, selam alış verişleri daha yaygındı. Çeşitli seviyelerde de olsa bir sevgi atmosferi vardı.”

Medine’de bir sudanlı…

Bunlar gözle görülen manzaradan hareketle hissedilen duygular. Bu gerçeği kabullenip kendimiz şu soruyu açık yüreklilikle sormamız lazım: “suçlu kim?” Belki bu önemli soruya cevap teşkil edebilir diye aktarayım; yukarıdaki hissiyatlardan birisini aktaran arkadaşım şunu söyledi bana: “Belki o sevgi atmosferi hâlâ vardır; vardır ama ben hissetmiyor olabilirim. Kim bilir, hissiyatı dumura uğrayan, kalb gözü körelen, vicdani hassasiyeti daralan benim ve benim gibi insanlardır.”

Sorunun bir tane doğru cevabı yok ama bu cevap doğrulardan bir tanesi ve belki de mesele ferdî planda ele alındığı zaman çözüm yolunu da gösteren en önemlisi. Hocaefendi’nin tabiriyle “şeklî Müslümanlık” ya da “kültür Müslümanlığı” kalıpları içinde yaşayınca, Müslüman’da olması gereken sevgi olmuyor, o sevgiyi barındıracak kalp de bulunmuyor maalesef. Onun için Sevgi Peygamberi’nin Medine’sinde bile olsa o sevgiyi görmeme sonucuna şaşırmamalıyız.

Aklıma M. Âkif’in Peygamber âşığı Sudanlısı geldi. Peygamber Efendimiz’in (sas) kabri başında demir parmaklıklara tutan ve kalbinin sesini seslendirdikten sonra oracıkta ruhunu Rahman’a teslim eden Sudanlı. Şöyle düşünüyorum, eğer bizler teker teker o kalbi taşısaydık belki de o sevgi atmosferi kendiliğinden oluşacaktı. Onun için meseleye biraz da bu zaviyeden bakıp suçu kendimizde aramalı, başkalarını suçlama cihetine gitmemeliyiz. Kendimize çekidüzen vermeye öncelik tanımalıyız.

Burada sözü M. Akif’in diliyle Sudanlıya bırakalım ve aramızdaki derin hissiyat uçurumunu müşahede edelim.

Henüz duâ ediyordum ki, “Yâ Resulallâh!”

Nidâsı kükreyerek bir kanadlı tayf i siyâh,

Basıp eşikleri tutmuş yığınla gölgelere,

Süzüldü uçtaki “Babü’s-Selâm” önünde yere.

Mehîb sayhası hâlâ fezâda çınlardı,

Ki yükselip yeniden, yardı geçti eb’âdı.

Düşünce Ravza-i Peygamber’in ayaklarına;

Sarıldı göğsüne çarpan demir kuşaklarına;

Dikildi cebhe-i Dîdâr önünde, müstağrak

Diyordu inleyerek:

-Yâ Nebî, şu hâlime bak!

Nasıl ki bağrı yanar, gün kızınca, sahrânın;

Benim de rûhumu yaktıkça yaktı hicrânın!

Harîm-i pâkine can atmak istedim durdum;

Gerildi karşıma yıllarca âilem, yurdum.

“Tahammül et!” dediler… Hangi bir zamâna kadar?

Ne bitmez olsa tahammül, onun da bir sonu var!

Gözümde tüttü bu andıkça yandığım toprak;

Önümde durmadı artık ne hânümân, ne ocak…

Yıkıldı hepsi… Ben aştım diyâr-ı Sûdân’ı,

Üç ay “Tihâme!” deyip çiğnedim beyâbânı.

Kemiklerim bile yanmıştı belki sahrâda;

Yetişmeseydin eğer, yâ Muhammed, imdâda:

Eserdi kumda yüzerken serin serin nefesin;

Akar sular gibi çağlardı her tarafta sesin!

İrâdem olduğu gündür senin irâdene râm,

Bir ân için bana yollarda durmak oldu harâm.

Bütün heyâkil-i hilkatle hasbihâl ettim;

Leyâle derdimi döktüm, cibâli söylettim!

Yanıp tutuşmadan aylarca yummadım gözümü…

Nücûma sor ki bu kirpikler uyku görmüş mü?

Azâb-ı hecrine katlandım elli üç senedir…

Sonunda alnıma çarpan bu zâlim örtü nedir?

Beş altı sîneyi hicrân içinde inleterek

Çıkan yüreklere hüsran mı, merhamet mi gerek?

Demir nikâbını kaldır mezâr-ı pâkinden;

Bu hasta rûhumu artık ayırma hâkinden!”

19.09.2015 22:51