TAKİP ET

Senin faiz paranı hesaplarken!

Bir toplumu toplum, bir milleti millet, bir ümmeti ümmet yapan en önemli özelliklerden biri sevinçte ve üzüntüde bir ve beraber olmaktır.

Özellikle üzüntüde, kederde, tasada birlik ve beraberlik daha belirleyicidir. Eğer burada birlik yoksa, daha da ötesi birlik düşüncesi, birlik ruhu ve birlik duygusu kaybedilmişse, iş bitmiş demektir. Zannediyorum Türkiye şimdilerde bunu daha derinden görüyor, hissediyor ve yaşıyor. Bir siyasi partinin sıklıkla kullandığı “Türkiye Halkları” tabirini bu açıdan düşünmekte yarar var.

Bu süreç bize gösterdi ki bizler ayrı mahallelerde yaşayan insanlar topluluğuymuşuz. Özellikle Cumhuriyet Türkiye’sinin kuruluşundan bugüne aslında biz hiç millet olmamışız. Din, dil, kültür, cins, meslek, ideoloji, yaşam tarzı vb. ana damarlar üzerinden kendimize bir kimlik seçmiş ve “biz” diyerek bir mahalle oluşturmuşuz. “Biz” böyle yaptığımız gibi kendini karşı veya yan mahallede gören insanımız da aynısını yapmış. Böyle olunca bir tane “biz” yerine onlarca “biz” oluşmuş toplumumuzda. İşte bu manzara “bizim” hakiki manada hiçbir zaman “biz” olmadığımız ve olamadığımızın göstergesi. Sosyolojik terimlerle konuşacak olursak medeniyetin temekkün etmediği dönemlerdeki kabileler, klanlar, aşiretlere tekabül eden “cemaat” ve “cemaatler” olarak yaşamış ve hiçbir zaman hakiki manada “cemiyet”, “millet” ve “ümmet” olmamışız.

Her neyse… Din ve ahlak başlığı altında bir anekdotu aktarmak için bilgisayarın karşısına oturdum, kalemim beni başka noktalara götürdü. Evet, 17/25 Aralık dosyaları ile ortalığa dökülen pisliklerden sonra bir din ve ahlak tartışması aldı başını gitti kendilerini muhafazakar Müslüman diye nitelendiren mahallede. Halbuki bu mahalleyi merkeze koyan tartışmalar yıllardır karşı mahallede yapılıyormuş. 1990’lı yıllarda başlayan Refah Partili belediyelerin iş başına gelmesiyle ivme kazanan bir tartışmaymış bu. Yazmışlar bunları köşe yazılarında. TV ekranlarında çıkmış konuşmuşlar. O dönemlerde yazılmış kitapları, kitaplaşan köşe yazılarını okudum, belgeselleri izledim, tartışma programlarına baktım arşivlerden. Aman Allah’ım! Karşılaştığım manzara, benim için bir hayal kırıklığı. Hayıflandım kendi kendime. Bu kadar körlük olur mu dedim ve kınadım kendimi. Şerif Mardin’den mülhem ayrı mahallelerde yaşamamızın tabii sonucu bu. Duymamışız. Okumamışız. Görmemişiz. Ya da inanmak istememişiz. Okumayı murat etmemişiz. Görmeyi arzulamamışız. Söylem ile eylem arasındaki korkunç uçuruma gözlerimizi kapatmışız. Tam anlamıyla bir sağırlar ve körler diyaloğu yaşanmış aramızda.

Neden? Birçok sebebi var ama bu sebeplerin en başında menfaat geliyor. Bana göre ideolojinin önünde bu menfaat dediğimiz husus. Menfaatimiz söz konusu olunca unutmuşuz her şeyi. Dini emir ve yasakları, ahlaki değer ve ilkeleri, bizi iyi insan olmaya taşıyacak bütün örf ve adetleri. Harap etmişiz geleneği. Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın felsefesiyle bakmışız hayata ve hadiselere. Hele menfaat bağlamında muhatabım devletse kendimizden geçmişiz. Ne de olsa ‘Devletin malı deniz yemeyen domuz!’ diyen bir kültürün genlerini taşıyoruz bünyemizde. Hele bunu yapan bizim mahalleden birisi ise, bütün bütün üstünü kapatmışız hadisenin. ‘Çalıyorlar ama çalışıyorlar!’ bunu resmeden enfes bir beyan. Halbuki çalışmalılar ama çalmamalılar denilmeli değil miydi? İnancımız bunu emir etmiyor mu? Ahlak anlayışımız böyle yapın demiyor mu? Kanunlarımız aksini suç kabul etmiyor mu? Demek ki söz konusu menfaat olunca ne iman, ne ahlak, ne de hukuk bir mana ifade etmemiş bizim zihnimizde.

Bu bağlamda 17/25 Aralık yolsuzluklarında dönemin başbakanının yaptığı yolsuzluk tarifini hatırlamanız kafi.

Gelelim söz verdiğim anekdota. Hadise bir bankada geçiyor. Tezgahın bir ucunda ileri yaşlarda belli ki hac farizasını ifa etmiş sakallı bir hacı amca, karşısında ise bayan bir memure. Bu manzara çok üzer hacı amcayı ve hemen emri bi’l-maruf nehyi ani’l münker vazifesini ifaya durar: “Kızım!.. Sol el ile yemek içmek günahtır. Sağ elinle içsene!”

Bu uyarıyı alan memure kadın hacı amcanın manalı bir bakış atfeder ve derin bir iç geçirir. Vereceği anlamlı bir cevabı vardır ama verip vermeme konusunda düşüncelidir. Kalbi çarpmaya başlar. Birkaç defa soluk soluğa denilen cinsten nefesini alır-verir. Bu arada da düşünüyordur. Derin nefes alış verişler aslında düşünmek için zaman kazanma oyunundan ibarettir. Dilinin ucuna gelen cevabı dese mi demese mi bir türlü karar verememektedir. Nihayet kararını verir. Aklı ile vicdanının aynı noktada buluştuğu andır bu an. Ve dilinden şu cümleler dökülür: “Hacı amca! Sağ elimle senin alacağın faizi hesaplıyordum, onun için sol elimle yudumladım suyumu!”

Yorum size ait. Benden bu kadar.

Din ve ahlak demiştik yazıya girerken. Evet, dindarız diyoruz ama dinin ne olduğunu bilmiyoruz. Dini emir ve yasaklardaki değerler sıralamasından haberimiz yok. Din ve kültür arasındaki farkı fark edemiyoruz. Hacı amca örneğinde olduğu gibi imanımızın olduğu kesin ama o imanın yaptırım gücü yok. Menfaat imanı baskılıyor. Ya da hile-i şeriyye’ler ile, zaruret ve ara dönem fetvaları ile haramlar helal, mahzurlu şeyleri mubah hale getiriyoruz. Bunlarla güya meşruiyet kazandırmaya çalışıyoruz yaptığımız yanlışlıklara. Aslında meşruiyet kazandırmıyor sadece kendimizi kandırıyoruz. Alemi aldattık sanıyoruz ama alemi de aldatamıyoruz. Ve işin en acısı Allah’a vereceğimiz hesabı düşünmüyoruz o üç kuruşluk menfaat uğruna. Sonuçta biz kaybediyoruz. Daha da kötüsü mensubu olduğunuz dine kaybettiriyoruz. Dindarlığımızın içi zaten boş da dinin de içini boşaltıyoruz vesselam.

28.04.2016 20:32