TAKİP ET

Kampta sohbet

Bamteli ve Nağme sohbetleri yapılmıyor Ramazan’da. Bu seneye has değil, yıllardır devam eden bir uygulama bu. Sohbet 15-20 dakika ile sınırlı olmak kaydıyla teravih öncesi ve gününe göre değişen bir ila bir buçuk saat arası olmak üzere teravih sonrası gerçekleşiyor.

Teravih sonrası benim de katılımcı olarak bulunduğum gün Hocaefendi uzaktan oldukça sakin bir görüntü sergiliyordu. Temkin ehlinin ayrılmaz vasfı olan hüzünlü, gamlı ve düşünceli halini gözleri ile etrafı süzerken görmemek ve hissetmemek mümkün değildi. Geçenlerde ruhani hayatı itibariyle debisi alabildiğine yüksek nehirlerde yüzen arkadaşımın hatırlattığı şarkı aklıma geldi. Hüzzam makamında Sadettin Kaynak’ın bestelediği Rahmi Duran’a ait o meşhur güfte. “Bin hüzün çöktü yine gönlüme akşamla benim; Ülfetim var nice yıldan beridir gamla benim.” Tam da Hocaefendinin o akşamki halini anlatıyordu bana göre.

Ama ben biliyorum ki o sakin, o durgun halinin arkasında fırtınalar esen bir ruha sahipti Hocaefendi. Çünkü o ruhun sahibinin mezkur arkadaşım gibi debisi yüksek nehirlerden ziyade fırtınalı okyanuslarda yüzdüğünü biliyorum. Evet, yıllardır sıhhi sebepler hariç dış dünyaya adımını atmayan, hatta bulunduğu binada odası ile salonu arasında mekik dokuyan ve dağlar gibi yerinde sabit duran o insan, aslında sürekli hareket halinde. Kur’an ifade ediyor bu teşbihi: “Dağları görür ve hareketsiz, yerlerinde sabit sanırsın; halbuki onlar, sürekli hareket halindedir ve bulutların geçip gittiği gibi, (yerin hareketiyle birlikte) geçip gitmektedirler.” (Neml/88)

Her neyse…Salonu dolduran 15-20 insan o ruhun ve o dağın harekete geçmesini, misafiri olduğu bedeni harekete geçirmesini, ağzından çıkacak sözlerle hem ruh hem de aklımızı doyurmasını ve bizleri de ellerimizden tutup hareket ettiği, gezdiği, geçip gittiği yerlere götürmesini bekliyorduk.

Fazla beklemedik. Hüznün, gamın ve düşüncenin hakim olduğu bu hal yaklaşık 5 dakika sürdü ve salondaki sessizlik dünya ahvali ile alakalı sorduğu bir soru ile bozuldu. Günlük gelişmelerle alakalıydı soru. Gündüz dünya medyasını takip edenlerin büyük ölçüde bildiği gelişmelerdi bunlar. Salonda olan bir-kaç kişi anlattı gelişmeleri. Şimdi bunların Hocaefendi gözlüğüyle değerlendirilmesine sıra gelmişti. Konuştu, konuştu, konuştu. Arka arkasına yorum ve değerlendirmelerde bulundu. Kesik kesik de olsa notlar almaya çalıştım.

Yorulmuştum. İhtimal kendisi de yorulmuştu. Bir taraftan oruçlu geçen gün sonrası hatimle kılınan namazın bedeni yorgunluğu, diğer tarafta konuşulan mevzuların manevi ıstırabı. Bir ara sustu. Kitaplıktan bir kitap istedi. Çağ ve Nesil serisinden bir kitap getirdi arkadaşlar. Bismillah dedi ve tefe’ul etti. Üç adım ilerimde oturan can dostuma dikkat kesildim. Çünkü paragrafın başını okusa yazının başlığından muhtevasına kadar her şeyi söyleyebilecek bir zihin o. Yerinde duramıyordu. Heyecanı zirvedeydi. Hocaefendi ilk cümleyi okumaya başlar başlamaz onun yüzünde güller açtı ve yanındakine bir şeyler fısıldamaya başladı. Muhabbet bittikten sonra ‘Ne fısıldadın?’ diye sormadım; çünkü fısıldadığı şey aşikâre meydandaydı. Tefe’ülde çıkan paragraf biraz önce konuşulan şeylerin neredeyse kelimesi kelimesine aynısıydı.

2006 Mayıs ayında kaleme alınmış ve Haziran ayı Sızıntı dergisinde başyazı olarak yayınlanmış “Belki bir gün biz de dirileceğiz” başlıklı yazıdan çıkan o paragraf: “Bu konuda diğer bazı hususlar da şunlardır: Bazen bu yolun yolcuları, kendi güç, kuvvet ve kabiliyetlerini her şey sayıp onlara güvenme gafletine düşeceklerinden veya düşme durumunda bulunduklarından Cenâb-ı Hak onları şirkten sıyanet etme adına her isteyip dilediklerini hemen vermez ve “cebrî lütfî” bir tevcihle onların yüzlerini tevhide çevirir. Bazen de, her şey yerli yerinde olmasına rağmen diriliş erlerinde tam bir teveccüh olmayabilir; işte böyle bir durumda Cenâb-ı Hak, onları değişik baskı, saldırı ve tazyiklere maruz bırakarak, ızdırar ruh hâletiyle Kendine yönelmeleri ve bir muztar içtenliğiyle O’na içlerini dökmeleri için belli bir süre onların diriliş gayretlerine aynıyla cevap vermez. Bazen de, bu diriliş erleri, şöyle-böyle belli bir kısım dünyevî beklentiler içine girip gönüllerini makam, mansıp, pâye, ikbâl düşüncelerinden arındırıp tam bir hasbîlik ortaya koyamayabilirler; bu açıdan da böyleleri bütün bütün ağyâr mülâhazasından sıyrılıp hâlisâne bir teveccühle O’na yönelecekleri âna kadar diriliş nefhasını da elde edemeyebilirler.”

Devaminda ise sunlar var: “Bütün bu hususların yanında, bu yoldaki hasların hamlardan ayrılması, zalim ve gaddarların da toplumun her kesimi tarafından bilinip tanınması çok önemlidir ve böyle bir ilâhî imhalle her zaman yanılabilen ve yanıltılabilen yığınların bazılarında ehl-i ilhada taraftarlık hissiyle –bu biraz da her şeyin ayân beyan ortaya çıkmamasından kaynaklanır– ba’sü ba’de’l-mevt kahramanlarına karşı tavır almalar olabilir; bu itibarla ak-kara birbirinden ayrılacağı, âlim-âmî herkesin nerede durduğu/duracağı belli olacağı âna kadar herkese bir teemmül fırsatı verilir; dolayısıyla netice de biraz gecikmiş olur.

Sebep ne olursa olsun bize, kurallarına göre ve hikmet dairesinde vazifemizi yapıp ötesini Allah’a havale etmek düşer. Her diriliş eri bilmelidir ki, o, Allah ve Resûlü’nün çağrısına icabet ettiği takdirde Cenâb-ı Hak da ona diriliş yollarını gösterecek ve onun dökülüp yollarda kalmasına asla meydan vermeyecektir.”

Bundan sonrası israf-ı kelam ve israf-ı zaman olur.

Not: ‘Bin hüzün çöktü yine gönlüme akşamla benim’ şarkısını Bekir Sıtkı Sezgin’in yorumuyla dinlemenizi tavsiye ederim..

21.06.2016 15:05