TAKİP ET

İslâm tarihi değil insan tarihi

Bugün 25 Aralık 2015. Dile kolay tam iki yıl oldu Hizmet de Fethullah Gülen Hocaefendi de, hırsın, rekabetin, öfkenin, gazabın, kinin, nefretin ve intikam duygularının hedefi oldu, olmaya da ediyor.

Ne zamana kadar devam edecek sorusunu duyar gibiyim. Nereden baktığınıza bağlı. Benim baktığım yerden gördüğüm manzarada gördüğüm şu; kıyamete kadar. Hemen “İman-küfür mücadelesi” bu diyeceğimi zannetmeyin. Aksine insan-insan mücadelesi diyeceğim. Hakiki manada insan olmuş veya olmaya doğru yol yürüyen insanlarla insan olamamış, Kur’an’ın ifadesiyle hayvan hatta hayvandan da aşağı bir derekeye doğru yürüyenlerin mücadelesi. Tek cümleyle “Suretâ insan ile siretâ insanların” mücadelesi.

İnsan olarak yaratılmış olmak maalesef insan olmaya yetmiyor. İnsan olmak, insanın mahiyetinde bir çekirdek hüviyetinde bulunan sevgi, saygı, merhamet vb. duyguları geliştirmesine, kin, nefret, öfke, şiddet vb. kötü duyguları köreltmesine bağlı. İman zaviyesinden bakarsanız, Allah kitaplarını ve peygamberlerini bunun için göndermiş. “Yoksa insan başıboş bırakılacağını mı sanır?” ayeti ile anlatılan bu. “…Hiç şüphesiz ben sizin için Allah tarafından gönderilmiş, (her türlü dalâlet yollarına ve bu yolların sonuçlarına karşı) uyarıcı, (iman ve salih amel yolunun neticeleri hususunda ise) bir müjdeleyiciyim.” diyen peygamber/ler bunu anlatıyor. İmtihan oluyor insan. Kazanacak veya kaybedecek.

İnsanlık tarihine bu gözle bakın. Peygamberlerin mücadelelerine bakın. Efendimiz sonrası İslâm tarihi daha doğrusu insan tarihine bakın. Aynı şeyi göreceksiniz. Ben İslâm tarihine insan tarihi diyorum. Çünkü orada insanın insanla mücadelesi var. Kafirlerle Müslümanların yaptığı savaşlarda da, Efendimiz’den (sas) sonra Cemel, Sıffin, Nehrevan ile başlayıp bugüne kadar devam eden sonra Müslümanların kendi aralarında cereyan eden savaşlarda da insanın insanla mücadelesi var. Dini, inancını, yorumu, kanaati rol oynuyor bu mücadelelerde. Maddi çıkarlar ön plana çıkıyor bu kavgalarda. Kabile taassubu, parti sempatizanlığı, lider taraftarlığı ve fanatikliği baş köşede bu savaşlarda. Akif “Dişsiz mi bir insan, onu kardeşleri yerdi?” derken boşuna demiyor ve tarihi bir hakikate parmak basıyor. Baksanıza Hz. Yusuf’un kardeşlerinin Yusuf’a yaptıklarına. Hapishanelere neden medrese-i Yusufiye deniliyor zannediyorsunuz?

‘Sabır benden sabır dileyeceği ana kadar sabredeceğim’

Geçenlerde Hocaefendi’nin yanındaydım. Hayatı mücadelelerle geçmiş bir insan. İçinde neşet ettiği ailenin fakirliği ile başlamış, Erzurum’un soğuğuyla devam etmiş mücadele hayatına. En yakınlarının kıskançlıkları, vefasızlıkları ve ihanetleri ile mücadele etmiş yıllar boyu. Haksız yere sorgulamalara tabi tutulmuş. Mahkemelerde ifadeler vermiş. Hapishanelerde kalmış. Masumiyeti ortada, hukuken hepsinden de beraat etmiş. Ama ne dostların vefasızlığı ne düşmanların cefası bitmemiş. Düşmanlıklar devam etmiş ve o her defasında sabrı tercih etmiş. Düşmanlığın tabiatı demiş dayanmış. Kaderin cilvesi diyerek teselli bulmuş. “Peygamberler bunun bin katını çekti, biz kim oluyoruz ki?” deyip uğruna baş koyduğu insanlığa hizmetten dur olmamış. “Sabır benden sabır dileyeceği ana kadar sabredeceğim.” diyen bir insandan zaten daha farklı bir davranış bekleyemezsiniz.

Fakat mücadelelerle geçen 77 yıllık hayatının hiçbir döneminde görmediği hakareti, yalanı, iftirayı bu dönemde hem de kendilerine Müslüman diyen insanlardan görmüş ve görmeye de devam ediyor. Bunu ifade etti son ziyaretimde. Kendisi adına değil, sanki onlar namına üzülüyor gibiydi. “Ne 1971, ne 1980, ne 1997, askerlerin hakim olduğu dönemlerde bile böyle hakaret, böyle yalan, böyle iftira ve böyle zulüm görmedim” dedi ve derin düşünceler içine daldı. Daldığı derin düşünce dünyasından uyandığında ağzından dökülen kelimeler dua diyordu. Evet dua, dua, dua. Sebeplerin bütünüyle sükût ve sukût ettiği yerde inanan bir gönül için zaten sebepler üstü müracaatın adı olan duadan başka ne var ki?

Zulmün hemen her çeşidine maruz kalmış Nebiler Serveri’nin Hayber’de yaptığı dua aklıma geldi şimdi. Çok manidar bir duası vardır Efendimiz’in (sas) orada. Dua şu: “Allah’ım! Gelecek endişesinden, geçmişin üzüntüsünden, güçsüzlük, gevşeklik, pintilikten ve korkaklıktan, beli büken borç yükünden, zalim ve haksız kimsenin bize musallat olmasından Sana sığınırım.”

Madem dua dedik; Peygamber Efendimiz’in (sas) sabah akşam yaptığı şu duayı da hatırlayalım: “Allah’ım! Senden, muzır bir şeye ve saptırıcı bir fitneye uğramaksızın, kazaya rıza, ölümden sonra rahat bir hayat, Cemâline bakma lezzeti ve Sana kavuşma şevki istiyorum. Zulmetmekten ya da zulme uğramaktan, düşmanlık etmekten veya düşmanlığa maruz kalmaktan, hata işlemekten veya bağışlanmayacak bir günaha girmekten Sana sığınırım.”

Dua mı ediyoruz, “mış gibi” mi yapıyoruz?

Hayber ile bitireyim. Gözlerinin önünde Efendimiz’in (sas) Rabbisine yaptığı duadaki ciddiyeti gören, ıstıraptan iki büklüm olmuş halini müşahede eden, gözyaşı pınarlarının coşup yanaklarından aşağıya doğru bir nehir gibi aktığına şahit olan ve bütün bunların yanında “siz de dua edin” emrini ya da tavsiyesini alan ashap yeri göğü inletecek tarzda yüksek sesle duaya duruyor. Bu manzara karşısında Peygamber Efendimiz’in (sas) tembihatı gecikmiyor: “Kendinize acıyın. Sesinizi o kadar zorlamayın. Zira seslendiğiniz Zat, ne sağır ne de gâiptir. Her şeyi bilen ve işiten, her şeye her şeyden daha yakın olan Allah’a dua ettiğinizi unutmayın.”

Teorik olarak dua ederken muhatabımızın her şeye her şeyden daha yakın olan Allah olduğunu unutmuyoruz. Bence burada sorun yok. Asıl sorun onun pratik hayata ne kadar, hangi ölçüde ve hangi samimiyette yansıdığı. Sahi gerçekten biz dua ediyor muyuz? Yoksa moda tabirle “mış gibi” mi yapıyoruz?

25.12.2015 15:40