TAKİP ET

Hamili kart yakınımdır

Başlangıç noktası nedir ve ne zamandır bilmiyorum ama uzunca bir süredir Batı karşısında üstünlüğü kaybettiğimiz ve batılı değerlerin ezici baskısı altında kaldığımız günlerde geliştirdiğimiz savunmacı bir dilimiz var. Bu dilin ana özelliği apolojetik olması.

Apolojetik kelimesini sosyal bilimlerdeki kavramsal manası ile değil, sözlük manası itibariyle kullanıyorum. Savunmayı merkeze alan bir dil bu. Nerede karşınıza çıksa tanıyacağınız basma kalıp ifadeleri var bu dilin. Mesela: “Aslında.” Batı-Doğu ya da İslam ve Hıristiyanlık veya sair dinler mukayeselerinin yapıldığı metinler okuduğumda “Aslında” kelimesini/bağlacını gördüğümde dikkatimi yeniden toparlarım.

Meritokrasi konusu böylesi mukayeselerin yapıldığı bir alan bana göre. AKP iktidarının ülkeyi getirdiği uçurumun kenarında daha sık konuşulmaya başlayan meritokrasi, liyakate dayanan yönetim biçimine verilen isim. Kamu yönetiminde kayırmacılığın, yandaşlığın, ayrımcılığın olmadığı, yönetim erkinde görev almada herkese eşit imkanların sunulduğu ve gösterdiği performansa göre de maddi-manevi tatminin sağlandığı bir sistem. Sosyal bilimlere “aktif ve pasif laiklik” kavramı ile büyük katkı sağlayan siyaset bilimci Ahmet Kuru’nun tespitlerine göre “meritokrasi” olmadan ülkemizin düze çıkması yakın veya uzak gelecekte mümkün değil.

Yukarıda okuduğunuz iki paragrafın birbiriyle alakası ne? Alakası aşağıda okuyacağınız şu cümlede görebilirsiniz; “Demokratik hukuk düzenine sahip ülkelerde meritokrasi çok güzel uygulanıyor. Aslında liyakat ve ehliyeti merkeze alan görevlendirme İslam’ın hem Kur’an’ın sabit ayetleri hem de Peygamber Efendimizin (sas) tatbikatları ile bizlere emrettiği bir davranış biçimi.” Bu cümlenin devamının şöyle gelmesi kimseyi şaşırtmamalı: “Aslında meritokrasi özü itibariyle Batı’ya değil İslam’a ait bir değer.” İster gülün ister ağlayın ama netice bu. “Madem öyle neden biz değil de batı uyguluyor bunu?” sorusunu sorduğunuzda alacağınız cevap hazır: “Aslında bizi bize bırakmıyorlar. Dış güçler, onların içerideki piyonları olan hainler fırsat vermiyor.” İtiraz edici başka sorular sorabilirsiniz ama her seferinde ‘değerlerini üstün kendilerini haklı’ çıkartacak cevapları vardır bunların.

Liyakat ve adalet

Bu zihniyetin yanlışlığını kabullendiğimi ve hatta eleştiriler getirdiğimi şu ana kadar okuduğunuz satırlarda gördünüz. Ama bundan sonra okuyacağınız satırlar, gerçekten “Aslında” diye başlayan ve liyakat-ehliyet eksenli görevlendirmelerin Islama ait değer olduğunu hatta adalet, özgürlük gibi dinimizin ana eksenlerinden biri olduğunu gösterecek.

İlk örneğimiz bir ayet. Mekke fethedilmiş ve Efendimiz (sas) Kabe’ye girmiştir. Kabe’yi içinde bulunan putlardan arındıracak, namaz kılacak ve tavaf yapacaktır. Cahiliye döneminde de var olan sidane veya hicabe adı verilen Kabe’nin anahtarlarını muhafaza edilmesi kutsal bir görev ve anahtar Osman b Talha’nın elinde. Hikayenin bundan sonraki kısmında iki farklı rivayet olduğu gerçeğini not ettikten sonra tercih ettiğimiz rivayetten devam edelim. Efendimiz (sas) Hz. Ali’den anahtarın alınıp getirilmesini istiyor. Osman b. Talha ise vermiyor. Hz Ali sert bir karşılık veriyor. Osman’ın kolunu büküp anahtarları alıyor. Bu arada Efendimizin (sas) amcası Hz. Abbas sikaye denilen hacılara su dağıtma vazifesinin kendisinde olduğunu, Kabe’nin anahtarlarını taşıma görevinin de kendisine verilmesini talep ediyor. İşte tam bu arada ayet nazil oluyor: “Allah size, emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adalete uygun tarzda hüküm vermenizi emreder. Allah bununla, size ne de güzel öğüt veriyor! Şüphe yok ki Allah semî ve basîrdir (sözlerinizi de, hükümlerinizi de hakkıyla işitir, bütün yaptıklarınızı hakkıyla görür). 4/58

Ayet sonrası Efendimiz (sas) Hz. Ali’nin gidip Osman’dan özür dilemesini ve anahtarı kendisine teslim etmesini emrediyor. Denileni yapıyor Hz. Ali ama Osman b. Talha işin mahiyetini anlamakta zorlanıyor. Karşısında fetih ordusunun bir ferdi ve kendisi de müşrik. Her türlü güç onun elinde. Ama o anahtarı alma esnasındaki kaba davranışından dolayı özür diliyor ve üstelik anahtarı yeniden kendisine teslim ediyor. Nedenini sorduğunda aldığı cevap yani nazil olan ayet Osman b. Talha’nın Müslüman olmasının de gerekçesini teşkil ediyor.

Müşrik birine Kabe’nin anahtarı teslim edilir mi?

Şimdi asıl cevaplanması gereken soru şu; “Müşrik birisine Kabe’nin anahtarları teslim edilir mi? Osman b. Talha Müslüman olmasaydı vazifesi devam edecek miydi? Basit mantık bunun cevabını şöyle verir; Allah ayetindeki emriyle emaneti taşımaya layık olması hasebiyle edilmesini istiyor ve Osman b. Talha Müslüman olmasaydı Kabe’nin anahtarını bulundurma vazifesi müşrik birisinin uhdesinde olmaya devam edecekti.
Bir örnek daha; Habeşistan’a hicret eden ilk grubun arkasından malum müşrikler Amr b. As başkanlığında bir heyet gönderip Necaşi’den Müslümanları himaye etmemesini istiyorlar. Bu girişimi haber alan Allah Resulü (sas) o devre göre diplomasinin kurallarını bilen ve daha sonra da çeşitli ülke krallarına yazdıkları mektupları ulaştırmakta elçi olarak görevlendireceğini birisini yanına çağırıyor ve onun Habeş kralı Ashama’ya giderek Kureyş’in Müslümanların himaye edilmesine karşı yapacakları entrikaları engellemesini istiyor. Bu elçinin ismi Damra kabilesine mensup Amr b. Umeyy. Şimdi dikkat edin; bu zat bu elçilik görevleri ifa ettiği dönemde müşrikti ve daha da garibi bu zatın Müslüman olduğuna dair kaynaklarımızda bir satırlık rivayet yok.

Örnekler bunlarla sınırlı değil. Mesela Haris b Kelde. O da tıpkı Amr b Umeyy gibi hayatı boyunca Müslüman olmamış Sakif kabilesine mensup meşhur bir hekim. Efendimiz (sas) veda haccında yaralanan Sa’d b Ebi Vakkas’ın tedavisi başta olmak üzere kendisine sorulan bir çok tıbbi meselede onu adres olarak gösteriyor.

Hz. Peygamber âmâ bir sahabiyi vekil bırakıyor

Görme özürlü bir insan demiyor Abdullah b. Ümmü Mektum’u bir sefere çıkışında Medine’de kendi yerine vekil olarak bırakıyor. O toplumun genel telakkileri içinde kabullenilmesi imkansız sonradan hürriyete kavuşturulmuş köle Zeyd b. Harise’nin oğlunu mahiyetinde Hz. Ebu Bekir, Hz Ömer gibi kişilerin de bulunduğu bir orduya kumandan tayin ediyor. Kendisinden valilik isteyen Abdurahman b. Semura’da valilik yapabilecek vasıfları görmediği için ret ediyor ve kulaklara küpe olacak şu sözleri irad buyuruyor: “Abdurrahman! Sen yöneticilik isteme. Çünkü böyle bir görevi isteyerek alırsan baş başa kalırsın; istemeden sana verilirse Allah’ın yardımını bulursun.” Ve Habeşli köle Hz. Bilal’i Medine’de beş vaki ezan okumakla görevlendiriyor. Hatta Mekke fethinde Kabe’nin üzerine çıkıp ezan okumasını taaccüple seyreden müşriklerden Hakem b. Ebi’l As’ın şu değerlendirmesi hakim zihniyeti ve bunun karşısında Efendimizin (sas) yaptığı devriminin anlaşılması açısından oldukça önemlidir: “Beni Cumeyh’e ait bir köle Ebu Talha’nın binası üzerine çıkıp böyle bağırabiliyorsa ya bu gerçekten büyük bir hadisedir.”

Ama biz o büyük hadiseyi çok öncelerde kaybettik. Biz esirleri köleleştirmek için argümanlar üretirken Abraham Lincon köleliği kaldırdı.

Biz Ümmü Mektum’un devlet başkanlığına vekaletini görmeden devlet başkanında olması gereken vasıflarla meşgul olurken ve gariptir bu vasıflar arasında görme özürlü olmaması gerekir derken siyahi ve görme engelli olduğu halde David Paterson New York’a vali olarak seçildi ve 5 milyar dolarlık bütçeyle şehri yönetmeye başladı. Ya Obama’ya ne demeli?

Biz bir “emanetin ehline verilmesi” ayetini ve nüzul sebebini ya da Bedir’de savaş esiri müşriklerin 10 kişiye okuma-yazma öğretmesini fidye olarak kabulünü unutarak, müşriklerin öğretmen olarak görevlendirilmesinin imkanını tartışırken, elin oğlu din,cinsi,ırki kimlikleri değil liyakat ve ehliyeti önceleyen eğitim sistemi ile bütün dünyaya hakim oldu. İlginçtir aşağıda okuyacağınız satırlar Said Ramazan el-Buti’nin 1984’de Türkçeye çevrilen “Fıkhu’s-Sire” isimli kitabının mütercimlerine ait. Mütercimler Bedir savaşı esirlerinin anlatıldığı yerde Buti’nin bu fidye hadisesine hiç temas etmemesinden hareketle uzun bir dipnot kaleme almışlar ve aynen şunları söylüyorlar: “Müşrikler öğretmen olarak çalıştırılabilir mi?” Cevapları şu: “Okuma yazma teknik bir konudur. Herkes için aynıdır. İdeolojik ve fikri iş değildir. Öyleyse, inanç, fikir ve ahlak konuları dışında, İslam nizamına dil uzatmayacak ve tabir caizse yan tesiri olmayacak ilim ve teknikte yabancı öğretmenler tutulabilir. Müşrik de olsa çalıştırılabilir. Ancak bazı tedbirlere bağlı: 1-Teknik bir konu olmalı. 2-Talebe önce fikren kendini koruyacak kıvama getirilmeli. 3-Öğretmen mahkum olmalı, hakim değil. Yani ipi İslami otoritenin elinde olmalı.4-Sadece çizilen plan ve programı vermeye mecbur tutulmalı, murakabe edilmeli. Bu açıdan müsteşriklerin İslam ülkelerinde veya yabancı iklimlerde Müslüman gençlere, din ve dünya konusunda hocalık yapması değerlendirmeye tabii tutulursa fecaat sezilebilir… Ancak öğretmenin sınırlı konuda talebeyi yetiştirebilmesi için belli ölçüde otorite kurması gerekli olur. Fakat o gün Medineli çocuklara yazı öğretenlerin dayak attığı rivayeti var ve bunu düşmanlık duygusuyla yapıldığı da kaydediliyor. O bakımdan gayri müslim öğretmene hayranlık ve mutlak itaate fırsat verilemez.”

7. yüzyılda değil 20. Yüzyılda, 1984 yılında kaleme alanına bu düşünceler karşısında içimden sadece susmak geliyor. Evet, bu hamur daha çok su götürür. Çünkü biz hala “Bizden olsun çamurdan olsun” havuzunda “Hamil-i kart yakınımdır” kartları ile debelenmeye devam ediyoruz.

15.06.2016 16:31