TAKİP ET

Fıkhı yeniden düşünmek

Fıkhi düşüncede yenilenmeyi ed-Din ve el-İslam’a yapılmış bir saldırı olarak görme bizim kadim bir sorunumuzdur ve sadece bu topraklara da has değildir. Halbuki fıkıh hayatın değişkenlerine binaen sürekli yenilenmesi (update) gereken dinamik bir sistemdir.

Yenilenme, mevcudu bütünüyle kaldırıp atma ve yerine yenisini getirme demek değildir. Fıkıhta yenilenmenin gerektiğinden bahsedenlerin-eğer gerçekten konunun uzmanı kişilerse- böyle bir şey düşünmesi ilimlerini ve mesleklerini inkarla eş anlamlıdır. Fakat İslam’ın fıkhının mahiyetinden habersiz, kaynak ve bilgi sorunu olan sıradan kişiler böyle düşünebilirler. Bunda da suçlu sadece onlar değil, geriye doğru uzadıkça asırları bulan, fıkhı gerçek mahiyet ve muhtevası ile anlatamayan ve hayatta yer almasını sağlayamayan ulema da en azından onlar kadar suçludur.

Şu gerçeği kabullenelim; eskiden sadece ulema arasında tartışılan nice mevzular, bugün harcı alem mevzularmış gibi hemen herkes tarafından konuşulmaktadır. Zaten milletimizin temel özelliklerinden biri olan dini konuda neredeyse herkesin uzman olma gerçeği, iletişim teknolojisinin baş döndürücü gelişmesiyle daha yaygın bir hal kazanmıştır. Eskiden ilgili ama yetkisiz ve bilgisiz kişilerin kahve köşelerinde, köy odalarında alabildiğine dar ve sınırlı alanda yaptıkları tartışmalar, şimdilerde global çapta yapılabilmektedir. Sosyal medya mecraları bunun en büyük şahididir.

Tekrar fıkha dönecek olursam; İslam hukuku söz konusu olduğunda bir zihniyet, hatta bir inanç sorunu ile karşı karşıya olduğumuz muhakkaktır. Bu sorun sadece “şimdinin” ve “bizim” değil atalarımızdan devir aldığımız asırlardan beri devam edegelen ve süregiden bir sorundur. Nedir bu sorun? İsterseniz bundan sonrasını kısa ve net cümlelerle 4 madde halinde yazayım.

1- İslam hukuku isimlendirmesinden başlayalım. İslam ekonomisi, İslam tarihi, İslam sosyolojisi, İslam psikolojisi, İslam sosyalizmi hatta İslam medeniyeti gibi kavramlar nasıl yanlışsa, İslam hukuku ismi, tabiri, kavramı, tamlaması -adına ne derseniz deyin- yanlıştır. Çünkü İslam, bir dinin adıdır. Din ise her şeyden önce iman demektir. Her din gibi İslam’ın da sabit, değişmez ve değiştirelemez inanç esasları vardır. Allah’ın ayetleri, Peygamber Efendimiz’in (sas) sahih beyanları ile ortaya konan bu esaslar, kıyamete kadar mevcut hüviyet ve mahiyetlerini korumak zorundadırlar. Aksi takdirde din olma iddiasının ne anlamı ne de karşılığı kalır.

Hukuka gelince, o Kur’anî düzlemdeki isimlendirilmesi ile şeriat demektir. “

Maide Sûresi 48, “Biz, her biriniz için bir şeriat ve yol belirledik. Eğer Allah dileseydi sizi tek bir ümmet yapardı.” Ve Şura suresi 13, “O size, dinden Nuh’a tavsiye ettiğini, sana vahy ettiğimizi, İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya tavsiye ettiğimizi şeriat (hukuk düzeni) yaptı.” ayetleri bunun delilidir. Hukuk/şeriat inanç alanını değil sosyal hayatı düzenleyen kaide, kural ve kanunlar bütünüdür. Bunların yapıcısı ise hiç şüphesiz insandır, bireydir, Müslümandır. Hukuk bu özelliği ile beşere aittir, dinamiktir, değişkendir. Öyle de olmak zorundadır. Çünkü hayat, yatağında akan bir nehir gibi akmakta ve dinamik yapısından hareketle her gün yenilenmektir.

Bu kısa izahlardan sonra İslam hukuku isimlendirmesinin yanlış olmasına gelince; bir tarafta İlahi, sabit ve değişmez esaslar, diğer tarafta beşeri, dinamik ve değişebilen düşünceler, görüşler, kanaatler, hükümler. Bu ikisini bir araya getirip bir tamlama yapmak mümkün değildir. Dolayısıyla illa hukuk tabiri kullanılacaksa İslam Hukuku yerine Müslümanların Hukuku demek daha doğrudur. Daha açık ifadeyle İslam’dan en geniş anlamıyla sosyal hayatı düzenlemeye yönelik beşer iradesinin ürettiği şeyler manasında İslam’ın fıkhı demek çok daha doğrudur. Şunu da ilave edebilirim; hem sözlük hem de ıstılahi manasıyla fıkıh, hukuk kavramına nispetle ayakları daha çok yere basan ve müsemmayı olduğu gibi aktaran bir kelime ve kavramdır. İ.Azam’ın Fıkhu’l Ekber kitabını muhtevası ile birlikte düşündüğümüzde bu gerçek kendini bütün çıplaklığı göstermektedir.

2- Müslümanların Hukuku/şeriatinin temel direkleri elbette ve hiç şüphesiz Kur’an ile Hz. Peygamber’in (sas) söz ve eylemleridir. İçtihadi faaliyetlerde bu temellere dayanılması, üretilen düşüncenin sağlamasının Kur’an ve Nebevi sünnetle yapılması İslam’ın fıkhının en önemli özelliğidir. Fakat bu, hayatın tabii akışı içinde karşımıza çıkan sorunlara beşerin iradesi, bilgisi ve idrakiyle ürettiği düşünceleri İlahi yapmaz. Kaynağın İlahi olması üretilen düşünceyi İlahi kılmaya yetmez. Dolayısıyla İslam’ın fıkhına yani Müslüman ilim adamlarının üretmiş oldukları düşüncelere/içtihadlara/çözümlere/kanunlara İlahi demek doğru değildir. Literatürdeki “Allah’ın iradesine en yakın” manasında eşbeh bi’l hak nazariyesinin anlattığı da budur. Onun için müçtehitler kendi düşüncelerinin sonunda mutlaka çeşitli versiyonları ile “Allah daha iyi bilir” demişlerdir.

Beşeri içtihatlara İlahilik vasfı verilmesi, böylesi görüşlerden müteşekkil ve hayata ait nizamı tesis için ortaya konan düşüncelerin toplamına İlahi Hukuk denilmesi zaman içerisinde onun kutsanmasına kadar ilerleyen bir seyir izlemiştir. Tarihi tecrübelerimiz gösteriyor ki bu zihniyet “mevcut bize yeter; istesek de yeni hükümler ortaya koyamayız; imamlarımızı aşamayız” noktasına bizleri götürmüş; hayatın tıkandığı yerlerde ise kıyasen verilmiş fer’i hükümleri dahi asıl kabul ederek içtihad-i kıyasilerle çözüm arayışı içine girmişizdir. Müctehid-i mutlak, müctehid fi’l mezhep ile başlayıp mukallid’e kadar giden sıralamayı yapan zihniyet de bu zihniyettir.

Yanlış anlaşılmalara medar olmaması için şunu ilave etmek zorundayım; ben ne içtihad-i kıyasiyi ne de mezkur tasnifin doğruluğu veya yanlışlığını tartışıyor değilim. Bugünden düne bakıp, o metot ve tasnifi ortaya çıkartan arka plan şartlarını nazara almadan yıkıcı eleştiri yapmayı veya geleneği red, inkar ya da hafife almayı her şeyden önce hakikate karşı saygısızlık, ardından bu geleneği bizlere miras bırakan ulemanın ruhaniyetine ve mirasına büyük haksızlık olarak görürüm.

Nasip olursa devam edeceğim…

14.07.2016 17:19