TAKİP ET

Ecel emelin önünde

Sabah olsun şu konuyu kaleme alayım dedim ve yattım. Sabah Emine Eroğlu Hanım’ın “Var gücünüzle hakkı ayakta tutanlar olun” yazısını okuyunca önce vazgeçtim, çünkü aynı konuya temas etmişti. Sonra yazmaya karar verdim.

Hıristiyanlık dininin ayırt edici özelliği sevgi olarak bilinir bütün dünyada. Kendilerinin tanımları da bu istikamette. Hz. İsa’ya isnat edilen “Bir yanağına tokat atana diğer yanağını çevirme” metaforu bunu anlatıyor. Teoride yerini alan bu ilke pratik hayatta kendine yer bulmuş mudur; ayrı mesele ve bu yazının konusu değil.

Pekala, İslam’ın ayırt edici özelliği nedir? Hiç düşündünüz mü? Namaz, oruç, hac ve zekat mı? Yalan söylememe, gıybet etmeme, zinaya yaklaşmama, hırsızlık yapmama gibi ameller mi? Nedir gerçekten? Benim cevabım, İslam bir dindir. Her din gibi İslam dininin de temelinde iman ve amel/eylem vardır. İman, Allah’a, ahirete ve peygamberlere iman gibi birbirinden ayrılması imkansız üç ana unsuru bünyesinde barındırır. Namaz, oruç, hac gibi ibadetler sözünü ettiğimiz imanın hem gereği hem de destekleyicisidir. İbadetten kopuk bir iman, zamanla kendini yer bitirir. Kelam ve fıkıh kitaplarımızda yerini alan iman-ibadet münasebeti eksenindeki tartışmalar ve hükümleri bu bağlamda değerlendirmek lazım.

“Sakın zulmedenlere meyl etmeyin…”

Amele/eyleme gelince, bu da dinin ayrılmaz bir parçası, olmazsa olmazıdır. Yalan söylememe, zina etmeme, hırsızlık yapmama diye yukarıda örneklendirdiğimiz ve fıkhi tabirle muamelat kapsamı içine giren bütün ameller, aslında bir tek kavram altında toplanabilir; adalet. Buna adaletin istikamet üzere devam ettirilmesini de eklemek şart. Nedir adalet? Tersinden ifade edecek olursak, zulmetmemedir. Kime? Başta kendi nefsin olmak üzere etrafında bulunan canlı-cansız her türlü varlığa zulmetmeme.

Buraya kadar yazdıklarım yeni bir şey değil. İlahî dinlerin ortak özelliğini anlatan ulemamızın anlattığı şeylerin özeti. Demişler ki onlar: “Tevhid, nübüvvet, haşir ve adalet bütün İlahi dinlerin ortak paydalarıdır.” Dikkat ederseniz ilk üçü, kalbin ameli olan iman, dördüncüsü bedenin ameli olan fiilî eylemler. Kur’an bunu Ahkaf Sûresi’nde bir tek ayet içinde özetler: “Şüphesiz: “Bizim Rabb’imiz Allah’tır” deyip sonra doğru bir istikamet tutturanlar (yok mu); artık onlar için korku yoktur ve onlar mahzun olmayacaklardır.” (Ahkaf,13)

Efendimiz’in (sas) hayatı bu bağlamda en büyük örnek bizler için. Kendi nefsi başta olmak üzere hiçbir şeye zulmetmeme ve her hak sahibine hakkını verme. Hadis, siyer, megazi kitaplarının her bir sayfası bunun örnekleri ile doludur. Emine Eroğlu’nun yazısı burada devreye giriyor ve o zulmü ile meşhur Abbasi halifesi Mansur’la İ.Malik’in bir muhaveresini anlatıyor.

İki örnek ile ben de bu kervana katılmak isterim. İlki yine Mansur ile alakalı. Bir gün Mansur Süfyan-ı Sevri’den kendisine nasihat etmesini ister. Cevap aynen şöyledir: “Ey Müminlerin Emiri! Sen bildiklerinle amel etmedin ki ben sana bilmediklerin hakkında nasihat edeyim.!” Beklemediği bu cevap karşısından şoke olan Mansur, Süfyan-i Sevri Hazretleri’ne “Neden bizim çevremizde dolaşmıyorsun?” der. Bu defa cevap sadece bir ayettir: “Allah buyuruyor ki: “Sakın zulmedenlere meyl etmeyin; yoksa ateş size de dokunur.”

İkinci örnek Emevi halifesi Harun Reşit’e Hanefi mezhebinin dev imamlarından İmam-ı Ebu Yusuf’un isteği üzerine hazırladığı meşhur Kitabu’l Harac’ına yazdığı direkt Müminlerin Emiri diyerek Harun Reşit’e ismen yapılan tavsiyelerin yer aldığı mukaddimeden. “Yarın Allah’ın huzuruna haddi aşanların yolundan giderek çıkma. Zira hesap gününün hakimi kulları sadece kendi amellerinden hesaba çeker, yoksa makamlarına göre çekmez. Allah seni uyarmıştır. Öyleyse dikkatli ol. Çünkü sen boş yere yaratılmadın, başıboş da bırakılmayacaksın. Şüphesiz ki Allah seni içinde bulunduğun durumdan ve yapıp ettiklerinden hesaba çekecektir. Ne cevap vereceğini düşün.

Hesap verebilmek

Bil ki şu dört şeyden sorguya çekilmeden kul yerinden kımıldamayacaktır: ilmiyle nasıl amel ettiğinden, ömrünü nerede tükettiğinden, malını nasıl kazanıp nerede harcadığından ve bedenini nasıl eskittiğinden.

Ey Müminlerin Emiri! Bu soruların cevaplarını hazırla. Zira bugün dünyada yapıp bıraktıkların yarın sana birer birer okunacaktır. Hal böyle olunca, şahitlerin huzurunda Allah ile senin aranda geçmiş olan işlerin maskesinin düşeceğini hatırla!

Ey Müminlerin Emiri! Ben sana Allah’ın senden korumanı istediği şeyleri korumanı, Allah’ın senin gözetimine verdiği şeyleri gözetmeni ve bu vazifeleri sadece Allah rızası için yapmanı tavsiye ederim. Eğer böyle yapmazsan aslında yürünmesi kolay olan yol sana zorlaşır; gözlerin etrafı görmez olur, alametler, işaretler ortadan kalkar, gerçekler kaybolur. O geniş yol sana daralır, orada bildiklerini tanımazsın fakat tanımadıklarını bilirsin.”

Daha devam ediyor nasihatler ve her bir cümle Harun Reşit’i can evinden vuracak netlikte ve sertlikte. Pekala devasa bir devletin hükümranına bu açıklıkta nasihat etme cesaretini nereden buluyordu İ.Ebu Yusuf ? Bu önemli sorunun cevabını İ. Ebu Yusuf’tan değil, Harun Reşit’ten alalım: “Allah Ömer b. Hattab’a rahmet etsin. O halkın yöneticilerine karşı açık görüşlülük ve nasihatle görevli olduğunu söyler ve ardından derdi ki: “Eğer nasihat etmezlerse onlarda hayır yoktur. Kabul etmezsek bizde hayır yoktur.”

Hasılı, tarihi inanç alanı haline getirmezsek gördüğümüz gerçek şu; erken dönemlerden bugüne “din-ü devlet” birlikteliği derken, din-devlet ya da din-siyaset ilişkilerini ne teorik ne de pratik planda sistemleştirememiş, kurumsallaştıramamışız. Çoğu zaman devlet, dini hegemonyası altına almış ve dinin özündeki ruh devletluların elinde eriyip gitmiş. Bugün İslam dünyasında var olan manzara bu zaviyeden bakınca yeni değil, sadece eskinin devamı.

Her neyse, ilmin namusunu ve sorumluluğunu bir kenara bırakıp kullanışlı insanlar olmanın bir manası yok. Mevcut karşısında susmak! İyi de çare değil ki ve nereye kadar? Ebu Yusuf’un dediği gibi: “Ecel emelin önünde. Ecele amelle koşmalı. Çünkü ecel geldikten sonra amel yok.”

03.02.2016 23:11