TAKİP ET

Dinin araçsallaşması, imanın metalaşması

Siyasal İslamcı olduğunu iddia eden AKP’nin 14 yıllık iktidarı döneminde en çok konuşulan mevzuların başında “dinin araçsallaşması” gelir.

Ben denedim, siz de deneyebilirsiniz. Google arama motoruna “dinin araçsallaşması” yazdım ve sayfalarca devam eden haberler, makaleler, kitaplar karşısında şaşkına döndüm. Eminim, post-AKP döneminde hem İlahiyat hem de siyaset bilimleri alanlarında yüksek lisans ve doktora çalışmalarına konu olacak bu mesele.

Haksızlık etmeyelim; dinin araçsallaşması tarih boyunca var olagelen bir olgu ve sadece İslam için de geçerli değil. Bununla beraber şu da bir gerçek; dinin siyasete eklemlenmesi bu sürece hız kazandırmış; hayatın bütün alanlarına yayılmasına hizmet etmiş. Dolayısıyla AKP dönemi bu açıdan ne bir ilk ne de son. Ama dini ve sosyal bilimler açısından çok iyi bir laboratuvar.

Bana göre dinin araçsallaşması edilgen bir yaklaşım. Eylemin failini/öznesini gizleyen bir söylem. Halbuki ortada bir eylem varsa, mutlaka bir faili vardır. Bu açıdan bakınca bir dönemi iyi anlamak ve anlamlandırmak için şimdi veya yakın gelecekte bu mevzu üzerinde çalışma yapacaklara tavsiyem; merkeze “dinin araçsallaşması” değil “dinin araçsallaştırılması” tabirini koymalarıdır. İnanıyorum iki tabir arasındaki perspektif farklılığı bizleri daha sağlıklı değerlendirmelerin yapılacağı sonuçlara ulaştıracaktır.

Din, politikanın meşrulaştırma aracı oldu

Dinin araçsallaştırılmasında AKP yegane fail mi? Elbette hayır. Diyanet İşleri Başkanlığı, dini cemaatler, tarikatlar, dini değerleri önceleyerek ortaya çıkan ticari şirketler, hayatın çeşitli alanlarından faaliyet gösteren sivil toplum örgütleri bu çerçevede az veya çok role sahipler. Ama aslan payı hiç şüphesiz siyasi iktidarın. Çünkü iktidar devletin maddi-manevi tüm imkânlarını kullanma potansiyeline sahip devasa bir güç. Delil isteyenler 17/25 Aralık sonrası AKP’nin politikalarına bakabilir.

Pekala, din bu çerçevede nasıl araçsallaştırılıyor? Çok basit; İslamcı siyasi iktidar, ülke idaresi adına verdiği iç ve dış politikadaki kararlarında arkasındaki kamuoyu desteğinin devamını sağlamak için dini meşrulaştırıcı bir şekilde kullanıyor. Söz konusu politikalar eğer dinin genel geçer prensipleri ile örtüşüyorsa buna hiç kimsenin bir itirazı olacağını düşünmüyorum. Ama dine rağmen ve dinin emir-yasak, ilke-prensip ve kaidelerine açıkça aykırı politikalarda dini kullanma, meşrulaştırma değil aksine dini sui istimal eden bir yaklaşımdır. Zaten AKP döneminde araçsallaştırma kavramının oturduğu zemin de burasıdır.

‘Yolsuzluk hırsızlık değildir’ fetvası!

İsterseniz burada parti müftüleri tarafından verilen “Yolsuzluk hırsızlık değildir.” fetvasını somut bir örnek olarak hatırlayabilirsiniz. Unutulmaması gereken bir başka fetva da başına “Karaman’dan cemaati bitirme fetvası” başlıkları ile yansıyan şu satırlarıdır: “Mecellemizin 26.maddesi şöyle der: ‘Zarar-i âmm def’ içün zarar-i hâs ihtiyar olunur.” Gençler de anlaşın diye günün diline çevirelim: Kamuya (ve bu arada ümmete) ait zararı önlemek için bir şahıs, bölge veya gruba ait zarar göze alınır, sineye çekilir.”

Gayri meşru uygulamalar dinden soğuttu

Dinin araçsallaştırılması toplumun değişik kesimlerinde ciddi tehlikelere kapı açıyor. Bunlardan birincisi hiç şüphesiz dine karşı mesafeli olan, siyasete karşı mesafeli ya da körü körüne iktidar yandaşı olmayan kişilerin dinle aralarında koymuş olduğu mesafenin artması. Hatta söylemeye dilim varmıyor ama dinden bütün bütün soğuyup kapısını dine kapatması. Hilmi Yavuz’un “AKP Müslümansa ben değilim” feryadını burada örnek olarak gösterebilirim. Kaldı ki Hilmi Hoca dine karşı mesafeli birisi de değildir. Ama Müslüman iktidar eliyle yapılan gayri meşru, gayri ahlaki şeyler onu bile bu isyan noktasına itti. Şimdilerde ise “imanım sakatlanır, belki elfaz-ı küfürdür, Allah muhafaza kafir olurum” endişesinin göstergesi olan “haşa ve kella, tövbe estağfurullah” gibi sözleri sözünün başına ekleyerek “Onlar müslümansa ben değilim; ben müslümansam onlar değil” diyen niceleri var.

İkincisi; yazının başlığına çektiğim imanın metalaşması tehlikesi. Bana göre geride bıraktığı izin silinmesi, dine ve topluma vermiş olduğu zararın telafisi için nesillerin gerekeceği çok daha tehlikeli ve çok daha önemli bir mesele bu. İmanın metalaşması imanın harici alemde vücut bulan ve onun göstergesi sayılan unsurların hayata intikalindeki asıl maksadın kaybolması demektir. Zira din her şeyden önce kişinin Allah ile kurmuş olduğu karşılıklı gönül ilişkisinin adıdır. Kalbi, deruni, manevi bir tecrübedir. Bir duyuştur o. Allah’ın emir ve yasaklarını yerine getirirken kendi kulluğunun kalpte duyulmasıdır. Haz alış mıdır? Haz da alabilir ama almasa da O’nun emir ve yasaklarına uymanın verdiği bir huzur vardır orada. İhlas kavramı bunu anlatır. “Allah rızası için” dediğimiz şeyin özü bu kabulde yatmaktadır.

‘Görünüyorum o halde varım’

İman metalaşınca, imanın göstergesi olan şeyler artık Allah emrettiği için değil, kültürel bir nesneye dönüşür. Artık onlar imanın değil riyanın, gösterişin unsurları haline gelir. Başörtüsünden cami yaptırmaya, toplum içinde namaz kılmaktan karşılıklı konuşmalarda Allah, Peygamber, din, imanı dilden düşürmemeye kadar her şey. Hocaefendinin yıllar önce söylediği “Kültür Müslümanlığı” tabiri ile anlatmak istediği şeylerden birisi de budur. Ali Yaşar Sarıbay bu durumun mottosu olarak “Görünüyorum o halde varım.” olarak tespit etmişti yıllar önce. Katılmamak mümkün mü?

Post-AKP döneminde temizlenmesi gereken en büyük enkazlardan birisi imanın metalaşmasını netice veren gidişatı önlemek, dini yeniden aslî temelleri üzerine oturtmak, ruhani, kalbi ve deruni tecrübe yönünü ihya, ıslah, tecdid ve ikame etmek olacaktır.

29.06.2016 16:27