TAKİP ET

Dindarlığımız ahlâk üretmiyor. Nokta

Allah nasip etti. 30 kişilik bir grupla New York’tan yola çıktık hac için. Mısır aktarmalı uçağımız. Kahire Havalimanı hac terminalinde bekliyoruz.

Havaalanındaki düzenleme çok güzel. Oldukça kalabalık. Özellikle Afrika kökenli Müslümanlar da bizim gibi Mısır bağlantılı uçuş saatlerini bekliyorlar. Kimileri Cidde’ye gidiyor; ihramlarını giyiyorlar havalimanında. Kimileri ise bizim gibi önce Medine’ye gidiyor, gündelik kıyafetleri içindeler. Orada gördüğüm manzaradan hareketle beylik laflar edecek değilim. Malum farklı dil, ırk vs. deyip Müslüman kardeşliğine vurgu yapılır genelde. Vakıa o da var. İbadet dilinin aynı olması farklı bir haz veriyor insana. İlk defa gördüğün bir insanın arkasında Allah’a karşı kulluk vazifesini yapmak, yapabilmek gerçekten farklı bir şey.

Her neyse, başka bir vakıadan bahsedeceğim bu yazıda. Mescitteyiz. İmamete geçen şahıs safın düzgün olmasını istiyor. Haklı. Onlarca hadis var bu konuda. Hatta safların düzgünlüğü namazı itmam eden bir unsur olarak zikredilir bizim kitaplarımızda. Hatta saflar arasındaki boşluklardan şeytanın nüfuz edeceği söylenir bir hadiste. Sembolik bir mana ama beyan Efendimiz’e (sas) ait olunca üzerinde dikkatle durmak ve düşünmek icap eder. Cemaatin safları düzeltmesini bekledi imam uzun sayılabilecek bir süre. Arapça “Kemmilu es-saffe’l evvel.” dedi önce. Kesmedi; “İnne tesviyette’s sufûf min tememi’s’salah” dedi ardından. Sonra İngilizceye geçti. Bu defa “Please, straight first line.” Ve dayanamadı safın boş kalan sol tarafına yönelip, ikinci saftan insanları eliyle ilk safa geçirdi ve nihayet iftitah tekbirini aldı. İmam bütün bu uygulamalarında yalnız değildi. Saf tutan cemaat içinde bazıları safların düzgün olması için uyarılarda bulunuyorlardı.

Safları düzeltmek mi, kul hakkı mı?…

Başta dedim; saygıyla karşılarım bu ihtimamı. Dayanağı var çünkü Efendimiz’in (sas) hayatında. Ama. İşte bu ‘ama’ bağlacından sonra söyleyeceklerim çok önemli bana göre. Ben o hassasiyeti gösteren insanlardan bazılarını biraz önce abdest alma mekanında görmüştüm. Çok sert, kaba, telaşeli ve hızlı biçimde, abdest için sırada bekleyen ben ve benim gibi bazı arkadaşlarımın önüne geçti. İzin isteme, özür dileme veya nezaket hak getire. Halbuki bizler Amerika’daki “personel space” adı verilen kültürün de uzantısı olsa gerek, hem sıraya girmiş hem de önümüzdeki ile mesafeyi koruyarak bekliyorduk sıramızın gelmesini.

Şimdi düşünüyorum; acaba İslâmî nasslar zaviyesinden safların düzeltilmesi ile abdest için sizden önce oraya gelmiş bir insanın önüne geçmeme, onun hak ve hukukunu gözetme arasında öncelik hangisindedir? Bir tarafta ibadeti tamamlayan bir unsur, diğer tarafta kul hakkına bile bile tecavüz etme. Ve bence daha da tehlikelisi bunun farkında bile olmama; sıradan ve meşru bir işmiş gibi bunu yapma.

Değerler hiyerarşisi içinde meseleye bakarsanız kul hakkının, tekmiliyat, tezyiniyat ve tahsiniyat nevinden sayılacak safların düzeltilmesinin önünde yer aldığını düşünüyorum. Namazdaki hassasiyetimize bakan üçüncü bir göz, “Mâşallah, Bârekallah ne kadar hassas, ne kadar şuurlu, ne kadar da dindar” der ama ya abdest alma mekânındaki manzara? Kimse üzerine alınmasın, az veya çok İslâm dünyasının hemen her yerinde ve belki de hemen her dindar ferdinde var bu durum. Dindarız ama ahlâklı değiliz. Onun için başlığa ‘dindarlığımız ahlâk üretmiyor’ dedim. Ya da dindar değiliz, dindarız diyerek kendimizi avutuyoruz. Özellikle son iki yıldır, biraz daha geriye giderseniz 2010 yılından beri Türkiye siyaset arenasında cereyan eden hadiseleri yaşayan ve uzaktan-yakından gözlemleyen herkesin söylediği bu zaten. “Dindarlığınız ahlâk üretmiyor” diyorlar. Haklılar. Unutmayalım bu hal ve tavır şahsımızın ötesinde dinimize ve ahlâkımıza zarar veriyor. 17 Aralık’tan bu yana yazdığım onlarca yazıda ısrarla “dinin içi boşaltılıyor” derken kastım da bu zaten.

Değerler hiyerarşisi konusunda yaptığım tahlil ve ta’lile “Safların düzgün tutulması ile abdest sırasında başkasının hakkına tecavüz etme farklı şeyler; mukayeseye girmemeli ve her ikisinin de hakkı verilmeli.” diye itiraz edenler olabilir.

Mızrak çuvala sığmıyor

Âmennâ. Bu yaklaşımı, üzerinde düşünülmeye ve tartışılmaya değer bulurum. Ama bu kabul maalesef dindarlığımızın ahlâk üretmediği gerçeğini değiştirmiyor. Mızrak çuvala sığmıyor. Siyaset, ticaret başta olmak üzere hayatın hemen her alanında yaptığımız ahlâksızlıklarımız “Lâ ilâhe illallah; Muhammedun Resûlullah” diyerek ilan ve ilam ettiğimiz imanımızın başkaları tarafından sorgulanmasına engel olmuyor. Müslümanlık buysa ben Müslüman değilim diyenlerin sayısı çoğalıyor. Bilmem farkında mıyız?

Medine’deyiz. Yeni bir havalimanı. Batı standartlarına uygun. Uçağımızın indiği saatlerde bizden başka kimse yoktu. Pasaport ve gümrük işlemleri çok çabuk bitti. Görevlilerin hepsi güler yüzlüydü. Yardımcı olmak için ellerinden gelen her şeyi yaptılar. Nihai kontrolde eşimin işlemlerindeki bir yanlışlığı düzeltmek için iki dakika bekledik. Memur pasaportu bana uzatırken “Sizi beklettiğimiz için özür dileriz.” dedi. Keşke hep böyle olabilsek ama böyle olmadığımızı bu satırları okuyan herkes biliyor. Nitekim akademisyen bir arkadaşın bu bağlamda yaptığı tahlil oldukça ilginç; “Bu memurlar insan ilişkileri noktasında eğitim almışlar.” dedi ve kendi gözlemlerini ilmî bilgiler üzerinden anlatarak beni ikna etti.

Medine’nin ilk gününde daha önce de ziyaret ettiğim Daru’l-Medine müzesine gittik. Burası, Peygamber Efendimiz (sas) dönemi Medine’si, Mescid-i Nebi, Uhud, Hendek, hicret vb. konularda mekanla irtibat kurmanızı sağlayan farkındalık şuurunu insana veriyor. Orayı teferruatlıca ve bir rehber eşliğinde gezdikten sonra Mescid-i Nebi ve etrafındaki dolaşmalarınız turistlik bir gezinin ötesine çıkıyor. Ruhunuz dinginse, manevi hazırlığınız tamsa, Hz. Peygamber’in huzurunda olduğunuzun şuurunda iseniz, orada aldığınız bilgiler hislerinizle buluşuyor ve size bambaşka âlemin kapılarını açıyor. Babu’s-Selâm’dan Muvacehe’ye yani Efendimiz’in huzuruna doğru ilerlerken kendinizi gerçekten başka bir âlemde buluyorsunuz.

İki güne sığan çok gözlemim var ama yerim bitti. Şimdi kendime soruyorum; hac yazılarına böyle mi başlamalıydım? Keşke yazmasaydım ama yanlışlara karşı gözümüzü kapatırsak sadece kendimize gece yapıyoruz. Biz bunları konuşmaz, yazmaz ve yanlışlarımızı düzeltme cihetine gitmezsek, gelecek nesiller de aynı şeyleri konuşuyor olacak. ‘Fıkhu’l evveliyât’ bu sorunların çözümünde anahtar rolü oynayacak bir kavram. İnşallah hac dönüşü daha sakin bir zamanda bu konuda düşüncelerimi kaleme alacağım.

18.09.2015 15:53