TAKİP ET

Düşmanlık zihnimizde kökleşmiş

Düne nispetle çok farklı bir dünyanın içinde yaşıyoruz.

Globalleşme adını verdiğimiz olgu uzakları yakın etmenin yanı sıra dinî, kültürel, ahlakî, ekonomik vb. hayatın hemen her alanında karşılıklı etkileşimleri ve değişimleri hızlandırdı. Dinler, kültürler, medeniyetler, devletler ve tek tek insanlar arasındaki münasebet biçimleri değişti. Dünün gerçeklerinde bir yere oturan kavramların söz konusu değişmelerden dolayı anlam çerçevesi değişti. Dijital sahadaki gelişmeler, coğrafi sınırları ortadan kaldırdı. Bazı devletlerin bütçesinden daha fazla bütçeye sahip olup dünyanın her yerinde ticaret yapan şirketler bağımsızlık kavramının yeniden tanımlanmasına sebep oldu. Devletlerin en temel vasıflarından biri olan egemenlik, yapılan ikili-üçlü-beşli askeri, hukuki, ticari alanlardaki anlaşmalarla yerini karşılıklı bağımlılık vasfına terk etti.

Tam da burada düşman kavramı ne oldu diye bir soru sormak istiyorum. Sahi ne oldu düşman kavramına? Mesela şu metni birlikte okuyalım: “21 Aralık’ta Hürriyet, Cumhuriyet, Sözcü, Zaman, Sabah, Yeni Şafak, Meydan, Birgün ve Taraf gazetesinde ortak imzalı açık mektup yayınlayan 50 din adamı Türkiye’de olan Hıristiyan karşıtı söylemleri kınadı. İçlerinden Diyanet İşleri Başkanı ve üst düzey yöneticileri, fetva kurulu başkanı, ilahiyat fakülte dekanları, bölüm başkanları, akademisyenler, cemaat liderleri, tarikat şeyhleri, sivil din adamlarının da bulunduğu grup, söz konusu mektupta Hz. Ali’nin bir sözünden mülhem ‘Hıristiyanlar bizim yaratılışta eşitimizdir’ diyerek, onların fişlenmesini, kiliselerinin kapatılma telkinini, dinî bayramlarını kutlamalarını engellemeye yönelik kamuoyunda oluşturulan havanın İslâmî değerlere uygun olmadığını kaydettiler. Bütün bunların evrensel insan hakları beyannamesine, Türkiye Cumhuriyeti anayasasına, İslâmî değerlere, demokratik uygulamalara, hukukun üstünlüğüne aykırı olduğunu belirten din adamları, mektubunu şu cümleyle bağladılar: ‘Bu mektupta imzası olan bizler, hep birlikte korkuyu değil, özgürlüğü seçiyoruz.”

Heyecanlanmayın, böyle bir şey olmadı ve bir beşer olarak benim öngörebildiğim yakın bir zaman içinde de olacağını zannetmiyorum. Sanki bir haber metniymiş gibi kaleme aldığım bu paragraf geçen hafta Zaman Washington Temsilcisi Ali Aslan Bey’in “İslâm korkusunun yaptırdıkları” yazısından. Yalnız bir tek farkla; tahmin ettiğiniz gibi yer, gazete, din ve din adamlarının vasıflarının ülkemize kurgulanmış şekliyle.

Mümkün mu böyle bir şey? Kur’an ve sahih sünnetten müteşekkil teorik temellere, Efendimiz (sas) ve çok erken dönem uygulamalarına baktığınızda mümkün. Din özgürlüğü temel esas. “Dinde zorlama yoktur”, “İsteyen iman, isteyen inkâr etsin” ayetleri bu esasın dayandığı ayetlerden sadece ikisi. Kendisinin başkan ya da hakem olduğu devlet çatısı altında, Efendimiz’in (sas) müşrikler Yahudiler ve başka din ve inanç grupları ile birlikte yaşaması bunun ispatı.

Teoride mümkün dediğimiz bu yaklaşım, pratikte zor gibi. Çünkü düşman tanımı çoklarımızın zihninde değişmedi. Haklı haksız ayırımı bir kenara fetih hareketleri, haçlı seferleri, geleneksel ve modern sömürgecilik dönemleri bu iki din mensuplarını birbirlerine düşman yaptı. Aslında istisnai bir durum olması gereken savaş hali, asırlara uzanınca düşman tanımı da zihinlerimizde kökleşti.

Gelin empati yapalım

Bilindiği üzere Amerika’da Cumhuriyet Partisi başkan aday Adayı Donald Trump’in açıklamaları ve 14 masum insanın ölümü ile neticelenen San Bernandio katliamından sonra Müslümanlara yönelik küçüklü büyüklü saldırılardan sonra birçok yerde Hıristiyan, Yahudi, Budist vb. din adamları bir araya gelip böylesi metinler yayınladılar. Basının karşısında çıkıp bildirgeler okudular, TV ekranlarında Müslümanları da içine alan din özgürlüğü beyanlarında bulundular, ayrımcılık ve nefret söylemi içeren açıklamaların yanlışlıklarına değindiler, Ali Halit Bey’in yazısında ifade ettiği gibi gazetelere ilanlar verdiler. Bu açıdan bakınca, din özgürlüğü bağlamında bu grupların bizden daha ileri olduğunu söylemek yanlış olmasa gerek.

Gelin sözün burasında bir empati yapalım. Amerika’da yaşıyorsunuz ve göğsünüzü gere gere Müslüman’ım diyemiyorsunuz, İslâmî esaslara uygun kıyafetlerle hayatın içine girmenize izin vermiyorlar, ibadet etmeniz için mekânlar oluşturmanızı, camiler açmanızı kabullenmiyorlar, çocuklarınıza dininizi öğretmeye engel oluyor, başkalarına dininizi anlatmayı suç olarak kabul ediyorlar. İnsan haklarını ihlal eden böylesi baskılara karşı örgütlenip barışçı yollarla mücadele etmek istiyorsunuz; buna da imkân tanımıyorlar. Soru şu; ne yaparsınız? Şimdi siz bu basit simülasyonu Türkiye, Suud, Mısır vb. İslâm ülkelerinde yaşayan başka din mensupları için düşünün. Ve yine aynı soru; ne yaparlar ve ne yapmalarını bekliyorsunuz?

Kendimizi sorgulamaya başlayabilsek

Halbuki İslâm’ın değerler hiyerarşisinde en üst sırada yerini alan Kur’an ve hemen arkasında Efendimiz’in (sas) sahih beyan ve uygulamaları başka din mensuplarına din özgürlüğü verildiğini gösteriyor. Ehlinin malumudur; din özgürlüğünün 4 ana unsuru vardır. İnanma, inandığı gibi yaşama ve ibadet etme, inancını yaygın ve örgün eğitimle başkalarına anlatabilme ve din mensupları olarak örgütlenme. Bunlara inanç hürriyeti, mabet hürriyeti, eğitim ve öğretim hürriyeti ve örgütlenme hürriyeti olarak başlık koymak mümkündür.

Geçen haktaki yazımda Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Le Monde gazetesine yazdığı tarihî makaleye atıflarda bulunarak “Zihniyet değişimine hazır mıyız?” diye sormuştum. Aynı soruyu tekrar soruyorum, gerçekten hazır mıyız? Hocaefendi’den hareketle bir ölçü vereyim; söz-eylem birliğinden uzak, komplo teorileri ile bulunduğumuz içler acısı hale meşru mazeretler üretmeye son verip kendimizi sorgulamaya başladığımız an, zihniyet değişimi adına ilk adımı atmışız demektir.

08.01.2016 15:31