TAKİP ET

Cahiliye

Genellemeci ve indirgemeci yaklaşımlara bayılıyoruz. Yakın geçmiş tarih okumaları yaptığımda gördüğüm bu gerçek bugün de bütün hızıyla devam ediyor. Siyasetin domine ettiği gündem ve bu gündem içinde yaşadığımız bin bir hadise benim bu tespitimi doğrulayan malzemelerle dolu.

Cahiliye kavramı etrafında da aynı zihniyete sahip olduğumuz kanaatindeyim. Mesela “Cahiliye nedir? Cahiliye denince aklınıza ilk defa ne geliyor?” türünden soruları camiden çıkan sıradan bir Müslümana da sorsanız, İlahiyat Fakültesi’nde konu ile alakalı özel çalışması olmayan akademisyene de sorsanız şahsen ben aynı veya birbirine yakın ve benzer cevaplar alabileceğimizi düşünüyorum. Hiç şüpheniz olmasın bu cevapların özü, indirgemeci ve genellemeci bir mahiyette karşımıza çıkacaktır. Merhum Seyyit Kutup’un ‘20. Asır cahiliyesi’ yaklaşımını hatırlayalım.

Rivayetlerin hepsi doğru ama…

Doğru mu bu tarz bir yaklaşım? Tek kelimeyle hayır. Somut misaller üzerinden gidelim. “Kız çocuklarının diri diri toprağa gömüldüğü bir dönemdir cahiliye”. “Nikah-i şiğar, nikah-i makt, nikah-i istibda ve nikah-i muta gibi evlenmeler vardı.” Şiğar; iki erkeğin kız kardeşlerini mehirsiz olarak karşılıklı değişerek yaptıkları evlilik akti; makt, baba vefat ettiğinde kadınların da miras malı olarak kabulüne bağlı olarak istediği takdirde en büyük çocuğun üvey annesiyle evlenmesi; istibda, şerefli ve asıl bir insandan çocuk edinmek için evli kadının kocasının izniyle o erkekle ailevi münasebete girmesi; muta geçici süre ile yapılan cinsel birliktelik amaçlı beraber olma şekli. “Fuhuş bir sektör olarak vardı ve fuhuş yapacak kadınlar sokak kapılarının önüne bayrak asarlardı.” “Şirk almış başını gidiyordu. İnsanlar Allah’a iman yerine Lat, Uzza, İsaf, Naile gibi putlara ibadet ediyorlardı.” Kan davası, kabile asabiyeti, güçsüz olanlara karşı zulüm, baskı, sömürü, aldatma cahiliyenin en temel özellikleri arasındaydı.”

Hilfu’l fudul cahiliye toplumunda kuruldu

Daha aynı istikamette onlarca misal verebilirim. Meramımın anlaşıldığı zannıyla kesiyorum. Bazıları Kur’an ayetleri, bazıları hadisi şerifler ve bazıları tarih kitaplarının sahih rivayetler şeklinde bize sunduğu bu bilgilerin hepsi de doğru. Ama burada şu sorunun sorulması gerekmiyor mu; “Bir döneme cahiliye adını verdiren bu uygulamalar o toplumda hangi ölçüde yaygındı?”

Ezberimiz bozulur mu bilmiyorum ama arka arkasına sıralayayım; iffetini, ismetini, namusunu muhafaza eden Hz. Ebu Bekir ve onun gibi niceleri bu toplumda neşet etti. İsmini saydığımız veya saymadığımız putlara ibadet etmeyen Varaka b. Nevfel başta nice hanîf kişiler bu toplumda her şeye rağmen varlığını sürdürdü. Zulme maruz kalanların haklarını müdafaa amaçlı hilfu’l fudul adını verdiğimiz organizasyon bu cahiliye toplumunda kuruldu. Hz. Muhammed’e (sas) “emin” vasfını bu toplumda yaşayanlar koydu. Burada “İnsanların cahiliye devrinde hayırlı olanlar, İslâm devrinde de hayırlıdır” hadisini hatırlamaya ne dersiniz?

Genellemeci yaklaşım

Yeri gelmişken iki hususa işaret edip genellemeci yaklaşımla alakalı yorumumu sonra yapayım. Bir; sahanın uzmanlarının verdikleri bilgilere göre, cahiliyede alacağını tahsil edemeyen alacaklılar alacaklısının kız çocuğunu rehin alırmış. Bu durum o toplumda müthiş bir utanç vesilesiymiş. Kız çocuklarının gömülmesinin altında yatan temel neden bu. Yoksa mücerret manada kız çocuğuna sahip olmak utanç vesilesi değil. Zaten rasyonel akıl da buna evet diyor. Yoksa kadının olmadığı yerde toplum varlığını nasıl devam ettirebilirdi ki?

İki; nikah kavramı bizim bugün kullandığımız gibi sadece meşru evlilik akdi değil, cinsel birleşmeyi içine alan beraberlik manasında da kullanılıyor. Nitekim nikah-ı muta, istibda ve makt derken kast edilen bu manadır.

İslâm tevhit merkezli imanî bağlamdaki öğretileri, amelî bağlamda da hayatın tamamını kuşatan emir, yasak, değer ve ilkeleri ile her şeyi sıfırdan inşa eden bir din değildir. Aksine o inşa, kabul, ıslah ve ret merkezli bir dindir. Bir başka ifadeyle ed-din’i oluşturan ayet ve hadislere bütüncül bir gözle baktığınızda hem itikadî hem de ameli sahada vaz’ ettiği hükümlerin bazıları yeniden inşa, bazıları mevcudu olduğu gibi kabul, bazıları küçük tashihlerle ıslah, bazıları da ret üzerine kuruludur. İnşa ve ret bir tarafa, burada kabul ve ıslah edilen şeyler Kur’an’ın nazil olduğu toplumun -ki ona cahiliye genellemesi yaptığımızı bir kere daha hatırlatalım- hayatında var ve yürürlükte olan şeylerdir. Nitekim konu ile alakalı yapılan ve tespit edilebildiği kadarıyla rakamlara dökülen akademik çalışmalar bize şunu göstermektedir; İslâm, içinde neşet ettiği toplumun dinini, kültürünü, medeniyetini oluşturan imanî öğreti ve amelî hükümlerin % 21’ini ret etmiş, % 79’unu ise inşa, ıslah ve kabul ile benimsemiştir.

Hemen ilave edelim; iman başlığı altında toplayabileceğimiz Allah’a, Peygambere, ahirete iman ya da tevhit, nübüvvet ve haşir meselelerinde ret ve inşa, sosyal hayata ait meselelerde ıslah ve kabul daha ağırlıklıdır. Dolayısıyla % 21-79 rakamlarının hangi oranda imana dair olduğu, bir başka ifadeyle “kurucu hüküm, sıfırdan yasama, inşâî ahkam” şeklinde tercüme edebileceğimiz ‘ibtidaen şer’ sahasına girdiği daha derin çalışmalarla ortaya çıkarılabilecek bir konudur.

Sonuç itibarıyla, zulümden kan davasına, fuhuştan kabile asabiyetine kadar insanlığın şahit olduğu ve olacağı, en medeni toplumlarda bile az veya çok görülen ve görülebilecek olan hadiselerden hareketle genellemeci bir mantıkla bir dönemi bütünüyle kötülemek sahih bir yaklaşım değildir. Şahsi kanaatime göre bu zihniyetin oluşumuna sebebiyet veren temel unsur “İslâm’dan önce ve İslâm’dan sonra” tarzındaki mukayeselerle İslâm’ı yüceltme düşüncesidir. Halbuki yeryüzünde böyle bir yaklaşıma ihtiyacı olmayan bir din varsa o da İslâm’dır.

22.06.2016 13:40