TAKİP ET

Bir varmış bir yokmuş!

Ber vechi âtideki efkar-ı acizânelerim olup üç gün önce ceridemizde neşr olunan “Zeyd’in yatacak yeri var mıdır?” makalesinde zikredilen es’ile-i kesîre hakkındadır.

Zikrolunan es’ile ve bu es’ile’ye benzeyen nice sualler iki seneye baliğ olan zamandan beru, erbab-ı beyninde istifsâr olunan suallerden oluben, bugüne kadar aklı ikna, kalbi tatmin edici şekilde cevaba hiç bir beşer muktedir olmuş değildir. Mezkur ve nâmezkûr suallere muhatap olan Zeyd, şiddet-i zuhurundan muhtefî olup ismi lazım değildir. Nitekim tarihe tevdi etmek üzere ve kayd altına alınması içün sadece başlığını zikrettiğimiz makalede malum, ma’ruf ve meşhur zatın ismi yerine Osmanlı fetva usulünde olduğu gibi Zeyd denilmesi bu hakikate binâendir. Binânen alâ zâlike, bu makamda muhterem kârilerime tavsiyem “O zât da kim ola ki?” deyuben merakâver tavırlar takınma yerine, evsafa ve â’male dikkat kesülüp itâ olunacak ecvibe’ye nazar kılmalarıdır.

Mezkur makale-i müfide’de sadece ardu arduna sualler tâdâd olunup, muhtemelen ehlinden cevaplar intizar edilmektedir. Sualler tarafıma tevcih edilmiş değildir, bendeniz de bu işe kendimi elyak görmem velâkin eyyam-ı maziden eyyamı hazıraya kadar yazdığımız bazı yazılarda mümâ ileyh şahsın nice efkarını, akvalini, fetevasını! şahsını hedef ittihaz etmeksüzün ilim erbabı mabeyninde olan şekliyle İslami delail babında masaya yatırmış olmaklığımızdan nâşî, çorbada tuzumuz bulunsun kabilinden alâ kadri’l imkân sofraya iştirakte bulunmayı murâd etmiş bulunmaktayım.

Evvelen ve bizzât; zamanın ve Zaman’ın sesinde sütundâş olmayı kendime şeref bildiğim ve bununla iftihar eylediğim mezkur es’ilenin sahibi adaşımı -eğer kendileri tenezzül edip kabul buyururlarsatebrik u tes’id etmek isterim. Çünkü istifsar, istifta ve isticvab edilen mevzular, fetvalar ve sualler öyle bir üslupta kaleme alınmıştır ki ne izaha, ne fetvaya ve dahi ne de cevaba ihtiyaç bırakmaktadır. Şol makale-i nâfiayı okuyan ehl-i ilmin hepsi, ol satırların müellifini cümle aleme “İşte erbab-ı kalem” diye ilân ve i’lâm edeceklerinden zerre kadar kuşku duymamaktayım. Ayrıca, fakir-i hakîri bu kanaate meyl ettiren sadece üslup değil aynı zamanda muhtevadaki derinliktir. Ecdadımız buna mefhum-u amîka derlerdi ama zaman ahir zaman olduğu ve nesl-i cedid ecdadının dilinden anlamadığı içün muhtevadaki derinlik demeyi tercih etmiş bulunuyorum.

Saniyen; ehl-i ilim için gayret-i siyaset ve bir fırkaya fart-ı muhabbet mezmumdur. Ulemayı salihin’in bizlere bıraktığı miras bu olup ifta da bunun üzre kaimdir. Fıkıhta malum buna müfta bih derler. Bahusus ehl-i ilim, dini ilimlere tahsis-i ömr eylemiş ve ulemanın geleneğimiz içinde üstlenmiş olduğu vazife sebebiyle –ki buna halka rehberlik yapmayı ihtiyar eyleme denirol tarafgirlik ittifakla mezmum ve dahi memnudur. Ol zatlardan beklenen ulemanın sultanı olmaktır yoksa bazıları gibi sultanların alimi olmak değil. Ama tarih-i İslam ve tarih-i edyân bizlere her iki sınıfa intisap eyleyip imrar-ı hayat eden misallerin olduğunu da göstermektedir. Nasip meselesi!

Salisen; fart-ı muhabbet gözleri a’mâ, kulakları sağır eder, velâkin bu gayretkeşlik hakâikin üzerini setr etmeye yetmez. Mümâ ileyh şahıs bugüne kadar kitabet eylediği yazılarında tercihen başkalarını bu istikamete tevcih etmeye çalışsa da, eşyayı ve havadisi mahiyet-i asliyesine muvafık olarak nazar kılmaya gayret eden en-nas’a tesiri olmamış veya yok denecek derecede az olmuştur. Neden mi? Cevabını Ziya Paşa’dan alalım: “En ummadığın keşf eder esrâr-ı derûnun: Sen herkesi kör âlemi sersem mi sanırsın!”

Rabian; müşârun ileyh zâtın intihab vaktine tekaddüm eden şu eyyamda îmâ ve işaret değül, delalet ve sarahat derecesinde bir fırkanın tercihi içün kalem oynatması, hatta makalesinin başlığını bile bu itâr içine hapsetmesi, kanaati acizanemce bir bitişin remzidir. Bu netice-i elîmeyi el-yevm dünya üzre kadem basanlar anlamasa da, eyyam-ı âti’de nesl-i cedidin anlayacaklarını ve onun nâm-ı hesabına “Vâ esâfâ!” çekeceklerini tahayyül ve tasavvur ediyorum.

Çünkü Zeyd’in makalesi tâdâd edilemeyecek kadar hata ile ma’luldür. Orada hükme medar olarak gösterilen a’mal, katiyyen bugünün değil dünün yani yıllar ve yıllar öncesinin gerçekleridir. Bugünler ise her ne sebeptendir bilinmez bahse medar yapılmamaktadır. Aslında son cümlenin doğrusu şu olmalıdır: her ne sebepten bilinir ve bu malum sebepten dolayı bahse medar yapılamamaktadır.

Min ecli zâlik, mezkur delâil içün kizb veyahut hilâf-ı vâki beyan diye tesmiye olunması icap eder. Şol makamda şu sualin istifsar edilmesi haktır; halkın efkarını kirletme, gözleri önünde cereyan eden ahvâli kalbetme, onları zeka özürlü makamına koymak değil de ya nedir? Keşke Ebu’s-Suud Efendi sağ olsaydı da şu suali ona tevcih buyursaydık; Zeyd’in mezkur ahvali zîşuur bir vaziyette yapmaklığı cezayı müstelzim amelden midir?

Hamisen, sadisen, sabian, saminen… Kıraat buyurduğunuz üzre daha ber vechi bâlâda zikredilen makaleden iktibasla izahı ve şerhi faydadan hali olmayan, fetvaya gerek olmasa da isticvab’da bulunulması iktiza eden nice akvâl –efkâr demeye kalemim varmadı!olmakla beraber, 3500 vuruşu ancak istiâb eden mahallimiz çoktan bitmiş durumdadır. Binaenaleyh bu varak-i perişanda kaleme alınan estâr ile birlikte bâlâda zikrettiğim cevapları mündemiç olan es’ileler, fetvaları tahtında müstetir istiftalardan müteşekkil yazıyı yeniden okumasını acizane tavsiye ederim.

Hulasa; Zeyd’in yatacak yeri var mıdır sualine vereceğim cevap Allah bilir olacaktır. Ammâ ve lâkin, insan, 70-80 senelik ilim yolunda nice mehâlike iktihâm ederek iktibas edilmiş olan ilmi mehâbet ve itibarın böyle harcanmasına üzülmekten kendisini alamıyor. Ne diyelim, Zeyd’in de bir zamanlar dediği gibi ‘Bir varmış bir yokmuş!’ vesselam.

20.10.2015 18:28