TAKİP ET

Başarıya tutsak olmak

2000 yılının Nisan ayı. Yeni yerleşim yerim olan şehri tanımak için çarşıda dolaşıyorum. Yıllar önce Amerika’ya gelmiş bir Türk’ün işlettiği pastanenin önünden geçiyorum.

Yayla Pastanesi yazıyor tabelasında. Fakat daha küçük harflerle yazılmış yarım bir cümle daha var altında. Çok dikkatimi çekti. Reklamcılık ve motto açısından çok başarılı buldum o yarım cümleyi. Aynen şöyle diyordu: “Kalite tutkuya dönüşünce.” Pastane, pastane mamulleri, kalite, tutku, satış, müşteriyi etkileme, alışkanlık oluşturma vs. açılarından bakın, umarım siz de başarılı bulacaksınız.

Yıllar sonra bu meseleyi hatırlamam ve hatırlatmamın sebebi şu; tutkuya dönüşen kalite değil de ya “başarı” olursa? Yani başarı tutkuya dönüşünce ne olur? İster fert, ister şirket, ister sivil toplum örgütleri, isterse partiler ve hükümetler başarısız olmayı kati surette kabullenmez ve her şeyi ilgilendikleri alan itibariyle başarı odaklı yapmaya kalkar ve ‘her şeye rağmen başarı’ derlerse ne olur?

Başarının tanımı ayrı bir konu ama son tahlilde başarı insani bir istektir. Fakat o istek hırs şeklinde tezahür eder ve dinin, ahlâkın, rasyonel aklın, hukuki ve kanuni meşruiyetin önüne geçerse, elde edilen başarı aslında hakiki manada başarı değil aksine başarı görünümlü başarısızlıktır. Kısa vadede olmasa bile uzun vadede bunun başarısızlık olduğu mutlaka ortaya çıkacaktır. Neden? Çünkü kâinatın bir işleyiş düzeni ve bu düzene bağlı olarak insanın fıtratı, eşyanın tabiatı vardır. Bunlara rağmen bir şey yapmak, bir hedefe ulaşmak, bir başarı elde etmek tek kelimeyle mümkün değildir.

Bir başka zaviyeden başarıya tutkun olmak aslında bir manada tutsaklık demektir. Nedense bu satırları yazarken gözümün önüne kendi boynuna geçirdiği ipi başarının eline vermiş bir insan portresi geliyor. Malum tutsak, savaşta düşman askerinin eline düşen esir manasına gelir. Halbuki esas olan Baki’nin dediği gibi “Âvâzeyi bu âleme Dâvûd gibi sal, Bâki kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş…” Kalıcı olan şey, Davud misali sesinin bu alemde çınlamasıdır. Yaşamış olduğun hayat ile insanlığa bırakmış olduğun mirastır. Ne güzel der Sadi Şirazî: “Fikr et ey dil ki doğduğun vaktin/Halk handân idi ve sen giryân/Âna sa’y et ki olduğun vaktin/Halk giryân ola ve sen handân” Yani doğduğunda alem güler sen ağlardın ama öyle bir hayat yasa ki öldüğünde sen gül alem ağlasın.”

Kaldı ki İslami değerler de bizim meseleye böyle bakmamızı emrediyor ve tavsiyede bulunuyor. İşte bunu ama’sız, fakat’sız hiç bir şerhe ve yoruma ihtiyaç bırakmayacak bir tarzda anlatan Nebiler Serverinin anlatımı. Rivayete göre Hz. Peygamber (sas) bir gün eline üç çöp alır; birini önüne, diğerini onun yanına, üçüncüsünü de uzağa dikerek şöyle buyurur: Şu önümdeki çöp insandır. Yanındaki çöp ise eceldir. Uzaktaki ise, emelidir. Ademoğlu emelini işlemeye başlar. Emelden önce ecel gelip onu apar topar götürür.” Ve Peygamber Efendimizin (sas) bir başka beyanı: “Sadaka-i cariye, faydalı ilim ve kendisine dua eden salih evlat bırakan kişiler hariç insan ölünce amel defteri kapanır.” Baki kalan bu kubbede hoş seda bırakmak da böyle olur zaten.

Ayrıca bir Müslüman için değerler hiyerarşisi içinde ahiret dünyanın önünde gelmez mi? Bu dünyayı boşlama ve boşama demek değildir. Burada kast edilen ahiret, hesabı, mizanı, cenneti, cehennemi unutmadan dünyayı imar etmektir. Yarın Hakkın huzurunda yüzünü yere baktıracak hiç bir söylem ve eyleme girmemektir. İsterse dünya saltanatı olsun insani ve ahlaki değerleri, dini emir ve yasakları görmezlikten gelmemektir.

Fakat burası ne yazık ki Müslümanın kaybettiği yerin başlangıcıdır. Bakın ülkemizde yaşananlara. Artık ben sözde diyorum, sözde dindar, sözde muhafazakar ve sözde İslamcı Müslümanların –dikkat ederseniz sözde Müslüman veya mümin demiyor, kişinin kalbi ile Rabbisi arasında olan imanla alakalı kanaat sergilemeyerek ne hakaret ne de tekfire giriyorum- ülkemize yaşattıklarına. İktidarı, gücü, kazanmayı her şeyin merkezine koyan ve bu uğurda her türlü İslami, insani, ahlaki ilkeyi çiğneyen tavırlarına. Pekala nerede kaldı kul hakkı? Savaş meydanında düşmanına karşı bile adaletle davranma emri? Nerede kaldı yalan söylemenin, iftira atmanın, haksız kazanç elde etmenin haramlığı? Devletin doğasında zulüm vardır; siz de devlet olunca bu ilkeleri bir kenara bırakabilirsiniz mi diyor din? “Metin konuşmaz, metni konuşturan insandır” derler. Yoksa siz bütün bu emir-yasak, ilke ve prensiplerin yer aldığı metinleri güce tapabilirsiniz; iktidarı sürdürmek için zulüm edebilirsiniz diye mi okuyorsunuz?

Hasılı; bahse medar ilkeler bize her şeye rağmen başarıya ulaşın demiyor. Aksine her şeye rağmen adil olun, haklı olun diyor. Peygamber Efendimiz (sas) başta, hemen bütün Peygamberler bizatihi yaşadığı hayat örnekleri ile bize bunu gösteriyor. Ayetin ifadesiyle ‘Hz. Peygamberin hayatında sizin için örnek vardır’, siz o örneği alın, sırasıyla teallüm edin, tatbik edin, tebyin edin ve talim edin diyor. Kim yapacak bunu?

15.05.2016 19:16