TAKİP ET

Arkeolojik kazı mı?

Bir Müslüman olarak bu süreçte benim zihnimde silinmez izler bırakan, kalbimde derin yaralar açan ve geriye dönüp baktığımda bazen oturup ağladığım o kadar çok şey var ki!

Bunlardan birisi hem de ilahiyat mezunu kimliği ile, yıllardır İslamî dergi ve gazetelerde yazdığı yazılarla millete rehberlik yapan birisinin söylediği “arkeolojik kazı” tabiridir. Hâlâ devam eden şu savrulma süreci içinde ayet ve hadislerin tabiatı gereği verdiği evrensel mesajları anlama ve yorumlama çabası için demişti bu sözü o kişi. İhtimal ayet ve hadislerden hareketle dile getirilen mesajlar, kendisinin önünde, arkasında, sağında, solunda saf tuttuğu siyasi düşüncenin yaptıklarının yanlışlığını nazara vermesi, kendisini rahatsız etti ve bu yorumu yaptı.

Daha açık ve daha net bir ifadeyle; o ve onun gibi siyasi tarafgirliğin kör ettiği gözler, sağır ettiği kulaklar, duyarsız kıldığı vicdanlar ayet, hadis ve İslam tarihinden günümüzde yaşananlarla neredeyse birebir örtüşen mesajları görmek, duymak ve hissetmek istemiyor. Çünkü böylesi yorumların kamuoyunda sık sık gündeme getirilmesi, insanı hayrete düşüren benzerliklerin iğdiş edilmeye çalışılan zihinlerde farklı düşüncelere kapı açmasına, acaba’larla başlayan sorgulamaları peşinden getirmesine, siyasetin tabiatı olan “taraftar ütme”ye mani bir durum. Bu bağlamda, dillerine pelesenk ettikleri “din, iman, İslam, dava, İslamcılık” beyanlarına rağmen dinî kaygıları olmadığı anlaşılan siyasilerin böyle düşünmesi normal ama bunu ilahiyatçının söylemesi, yazması ve savunması akıl alır gibi değil. Yapılan bu arkeolojik kazı yorumunun Kur’an ve sünnetin evrenselliğini haleldar etmesi, mesajlarının tarih üstü olma keyfiyetini sorgulama ve Kur’an’ı 15 asır öncesi Ceziretü’l-Arab’ına hasr ve hapsetmeye kapı açtığını o kişinin görmemesi tek kelimeyle imkansız diye düşünüyor ve vicdanım sızlaya sızlaya şunu söylüyorum; arkeolojik kazı ha! Aman Allah’ım! Ne büyük bir savrulma!

“Sabran ya Âli Yâsir”

Ben bu yazımda ona ve onun gibi düşünenlere rağmen iki arkeolojik kazı(!) yapacağım. Yalnız bu defa kaynağım Kur’an değil hadisler olacak. Herkesin bildiğine inandığım, temel din dersleri aldığımız dönemlerde hocalarımızın bizlere anlattığı iki vakıa. İlki, Mekkeli müşriklerin Müslümanlara uyguladığı ve 3 yıl devam eden boykottan bir kare. Ammar b. Yasir, babası ve annesi ile birlikte kavmin en zayıflarından olduğu ve büyük bir ihtimalle kendilerine arka çıkacak eş-dost-taraftar kitlesine sahip olmadıkları için Mekke müşriklerinin lider kadrosu tarafından özel olarak hedef seçilmiş insanlardı. El ve ayaklarından kazıklara bağlı, insanı insanlığından utandıracak işkencelere maruz kalıyorlardı. Müşriklerin istedikleri tek şey vardı ve bunu da açıkça ifade ediyorlardı: “Atalarınızın dinine geri dönün, İslam’ı terk edin.” Tahammül edilmesi imkansız işkencelere rağmen her defasında “Hayır” cevabı almaları müşrikleri çıldırtmıştı.

Çıldırmalarının asıl sebebi, bu direncinin çevrede yaptığı etkiydi.

Onlardaki bu direnci gören müminler imanlarındaki salabetlerini yenilerken, vicdanı hâlâ ölmemiş, insanî hisleri hâlâ sönmemiş bazı müşrikler de “Bu kadar işkence yapılmaz ki!” demeye başlamışlardı ki bu maksadın aksi ile tokat yemenin ilk emareleriydi. Bir müddet daha beklediler, işkencelerin dozunu artırdılar ama netice değişmedi ve müşrikler bu duruma daha fazla tahammül edemeyip ölüm kararı aldılar. İslam ilk şehitlerini işte bu müşrikler eliyle kazandı. Şehit edilen Ammar’ın babası Yasir ve annesi Sümeyye idi. Tarih bir kez daha tekerrür etmişti; Kur’an’ın ifadesiyle sırf “Rabb’im Allah dediği için” iki insan daha şehit edilmişti.

Pekala ya Allah Resulü (sas) ne yaptı? Ne kadar sürdüğünü bilemediğimiz bu işkence döneminde Efendimiz’in (sas) yaptığı iki şey vardı; yana-yakıla Allah’a dua etmek ve Yasir ailesine de sabır tavsiyesinde bulunmak. “Sabran ya Âli Yâsir; Sabır gösterin, dayanın en Yasir ailesi!”

Bir başka hadise de Hendek’ten. Bedir ve Uhud’un ardından kinleri, nefretleri, öfkeleri bir türlü dinmeyen Mekkeli müşrikler intikam almak ve Müslümanların köklerini kazımak için yaklaşık 500 km öteden silahlanıp yeniden gelmişlerdi Medine önlerine. Allah Resulü (sas) Selman-ı Farisi’nin teklifi ile gözü dönmüş müşrik ordusunun şehre girip saldırabilecekleri alana karargahını kurdu ve onun önüne de hendek kazmaya başladı. Bir ara bir türlü parçalanamayan kaya çıktı ashabın karşısına. Efendimiz’e haber verdiler. Allah Resulü (sas) eline kazmayı alıp o parçalanamayan kayaya salladı. Üç defada parçaladı kayayı. Her defasında ortaya şimşek gibi çakan kıvılcımlara Efendimiz’in müjdeleri eşlik etti. “Bizans, Fars ve Yemen” topraklarının fethedileceğini müjdeliyordu İnsanlığın İftihar Tablosu. İman kalplerinde oturmamış bazı kişiler karınların açlıktan kırıldığı ve düşmandan korunmak için hendeklerin kazıldığı bu ortamda verilen müjdeleri akıl ve havsalalarına sığdıramadı. Yıllar yılları kovaladı ve Efendimiz’in (sas) haber verdiği her şey tahakkuk etti.

“Allah bize yeter. O ne güzel vekildir”

Buyurun, biri Mekke diğeri Medine dönemine ait iki sahih hadise ve bu hadiselerden çıkartılan birçok ders. Merkezinde sabır var o derslerin. İnandığı dava uğruna neticesinde ölüm bile olsa sıkıntılara tahammül gösterme ve Allah’a dayanma. Tıpkı ayetin dediği gibi hareket etme. Diyor ki Allah: “Onlar öyle kimselerdir ki halk kendilerine, ‘Düşmanlarınız olan insanlar size karşı ordu hazırladılar, aman onlardan korkun, kendinizi onlardan koruyun.’ dediklerinde, bu tehdit onların imanlarını artırmış ve ‘Hasbunallah ve ni’me’l-vekil’ ‘Allah bize yeter. O ne güzel vekildir!’ demişlerdir.” (3/173) Ve ikinci ders: Dünya ya da ukba, yakın veya uzak gelecek Allah’ın ve Resulü’nün değerlerinden, ilkelerinden, prensiplerinden hiç taviz vermeden doğru yolda devam edenlere verdiği müjdelere inanma.

Ne gariptir ki arkeolojik kazı teşbihini yapanlar, buna karşı çıktıkları yazılarında kendileri de aynı yola müracaat ediyor; nice ayet, hadis ve tarihi olaylarla düşüncelerini anlatma, durdukları yeri muhkemleştirme cihetine gidiyorlar. Tam bir oksimoron örneği. Tezatlar içinde boğulmanın göstergesi. Düşünce kayması yaşamanın misali. İstikametini kaybetmiş olmanın telaşı ile ne söylediğini, ne yazdığını, ne düşündüğünü hatta neye inandığını dahi unuttuğunun delili. Dün ile bugünü arasındaki farkı fark edememenin, aynanın karşısına geçip kendisi ile yüzleşememenin korkaklığı. Ne diyeyim; Fethullah Gülen Hocaefendi’nin dediği gibi üzülüyorum ve acıyorum. Meğer ne anlamlı ve ne kapsamlı duaymış şu: “Ya Rabbena! Bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi saptırma ve katından bize bir rahmet bağışla. Şüphesiz bağışı bol olan Vehhab Sensin Sen!”

11.12.2015 15:54