TAKİP ET

14 asır boyunca bitmeyen ihtilâf

Hayata sadece ve sadece siyaset perspektifinden baktığımız şu günlerde yazılan her yazı, yayınlanan her TV dizisi, çekilen her film, iktidar ve iktidar yandaşları hatta korku siyasetine teslim olmasına göre muhalifleri tarafından gerçekleştirilen her konuşma ve sohbet subliminal mesajlarla dolu.

İktidar eliyle yakın-orta ve uzak gelecek için tasarlanan toplum tasavvurunu gerçekleştirme amacıyla yapılan TV’lerde yayınlanan dini sohbet ve tartışma programları da bundan müstesna değil. Hatta Türkiye halkının daha doğru bir tabirle seçmen kitlesinin eğitim seviyesi ve TV ile olan yakın münasebeti açısından bakıldığında böylesi programlar en büyük propaganda vasıtası.

Bu programlarda verilen mesajlardan birisi hiç şüphesiz siyasal İslam ideolojisinin imamet, hilafet, siyaset kavramları etrafında örgülediği ve mevcut siyasi iktidarını koruma ve bırakmama üzerine kurulu. Bu düşüncelere “niyet okuması” ya da “komplo teorisi” diyerek itiraz edenler olabilir. Saygıyla karşılarım. Fakat ülkemizin AKP iktidarında geçirdiği son 14 yıla benim baktığım perspektiften yani Türkiye’yi adil bir şekilde yönetme adına verilen sözler, bugüne kadar yapılan icraatlar ve bundan sonrası için yapılmak istenenler açısından bakabilenler benzeri bir sonuca ulaşırlar. Başkanlık tartışmaları bunun en güncel örneği.

Bir TV programında Şia’nın imamet teorisi ve Gadir-i Hum hadisesini merkeze alan konuşmaların ilham ettiği bu düşünceler, beni, Gadir-i Hum hadisesine bir kez daha derinlemesine bakmaya itti. Yıllar sonra yeniden yaptığım okumalarda elde ettiğim sonuçları bu yazı dizisinde paylaşmayı düşünüyorum.

Hem Sünni hem de Şii kaynaklarda geçiyor

Gadir-i Hum hem Sünni hem de Şii kaynaklarda yerini alan, bütünü hakkında olmasa da bazı parçalarının sıhhati konusunda farklı görüş ve hükümlerin var olduğu bir hadisedir. Rivayetlere göre Peygamber Efendimiz (sas) Veda Haccı dönüşünde Mekke-Medine arasında bulunan Cuhfe mevkiine 4 km’lik uzaktaki Gadir-i Hum adı verilen yerde ordusunu dinlendirmek için durdurmuş ve burada öğle namazını müteakip cemaate yönelerek Hz. Ali’nin elini tutmuş ve “Ben kimin Mevlası isem Ali de onun Mevlasıdır. Allah’ım, ona dost olana sen de dost ol, ona düşman olana sen de düşman ol!” demiştir.

Kısaca aktarmaya çalıştığımız bu rivayette hem sıhhat hem de yorum açısından dikkatle incelenmesi gereken bazı hususlar vardır. Bunlardan birincisi mezkur rivayetin senet ve metin kritiğidir. Senet itibariyle hadis sahih midir yoksa sadece rivayet adını almaya layık zayıf bir beyan mıdır? Metin kritiği yapılacak olduğunda hadisin ihtiva ettiği mana başka hadisler ile uyum sağlamakta mıdır? Ve yine metin kritiği açısından hadise yüklenen siyasi mana ve hükümler İslam’ın bu merkezde ortaya koymuş olduğu genel geçer değer, ilke, kaide, prensiplerle çatışmakta mıdır?

Yeri gelmişken hemen ifade edelim, hadis ile rivayet arasında çok külli bir fark vardır. Malum, hadisler senet ve metin diye ikiye ayrılmış, senet tenkidinde raviler usul ilminde cerh ve ta’dil dediğimiz metotla araştırılmış ve güvenilirlik durumlarına bağlı olarak rivayetlerine sahih olup olmadığını belirten sıfatlar konulmuştur. Yalnız ravilerde aranan kriterler tutmadığından dolayı sıhhat derecesine ulaşmayan rivayetlere bile zayıf, mu’dal, metruk vb. sıfatlarla hadis denildiği de tarihi bir gerçektir. Bu durum hadis ilmiyle derinlemesine iştigali olmayan çokları için kafa karışıklığına, hadisler üzerinden İslam karşıtlığı yapan kişilere de malzeme temin etmiştir.

119 sahabe rivayet ediyor

Gadir-i Hum hadisi daha önce de belirttiğimiz gibi Sünnî kaynaklar arasında Ahmed b. Hanbel’in Müsned’i, İbn Mace ve Tirmizi’nin Sünen’i ile İbni Hibban’ın Sahih’inde geçtiği gibi Şii kaynaklarda da Küleynî’nin el-Kafî’si başta bir çok eserde geçmektedir. 2 günlük bir yazı dizisi bile olsa bir gazete makalesinde hadis rivayetinin senet tenkidini yapmanın imkânsızlığını biliyoruz. Bu açıdan senet tenkidi çalışmalarının sonucunu paylaşmak daha uygun olur. Ama önce şunu net bir şekilde ortaya koyalım; ne kadar sürdüğünü tam anlamıyla bilmediğimiz Gadir-i Hum’daki dinlenme esnasında farklı konuşmalar olmuş ve rivayet sahibi sahabiler sadece kendilerinin gördüğü ve duyduğu kısmı aktarmışlardır.

Bu önemli bilginin altını çizdikten sonra şimdi senet tenkidi adına sonucu söyleyebiliriz; hem Sünni hem de Şii kaynaklarda geçen Gadir-i Hum rivayetlerine bütüncül bir gözle baktığınızda “Ben size iki şey bırakıyorum; Kur’an ve ehli beytim” ve “Ben kimin Mevlası isem, Ali de onun Mevlasıdır” sözleri Hz. Peygamberin (sas) ağzından sudur etmiştir ve bunların aktarıldığı rivayetler hadis kriterleri açısından sahihtir. Nitekim hem Sünnî hem de Şii kaynaklar üzerinde yapılan çalışmalar göstermektedir ki 119 sahabe yukarıdaki espriye bağlı olarak yani Gadir-i Hum’da kendi müşahedelerini rivayet etmişlerdir. Nitekim Gadir-i Hum’daki dinlenme esnasındaki hadiseleri anlatan hadislerin bazılarına mütevatir, bazılarına sahih veya meşhur hükümlerinin verilmesinin sebebi de budur.

Hz. Peygamber ve sahabe için büyük itham

Konumuz açısından bizi ilgilendiren en önemli kısmı, cerh ve ta’dil ulemasının özellikle tabiin ve tebe-i tabiin halkasında yer alan bazı ravileri “tedlis, hafıza zayıflığı, Şiiliğe meyyal” gibi tespitlerle cerh etmiş, “ravilerin hepsinin Irak havzasından olması” gibi hususlara dikkat çekmişlerdir. Hatta hadisin bütünüyle olmasa da bazı kesimleri itibariyle siyasi tarafgirlikten dolayı uydurma olabileceği endişesini de izhar etmişler ama raviler hakkında “rivayetlerine itibar edilmez, rivayetleri ile ihticac yapılmaz” ya da bütüncül bir değerlendirme sonucu “hadis zayıftır; uydurulmuştur” gibi değerlendirmelerde bulunmamışlardır. Kaldı ki bu durum Gadir-i Hum hadisinin Orta Asya havzası hadisçilerinin rivayetlerinde yer almamasının nedeni olarak ileri sürülebilir. Bu konuda daha detay bilgi almak isteyenler M. Nuri Yazıcı’nın “Gadir-i Hum rivayetlerinin hadis ilmi açısından değerlendirilmesi” adlı önemli tez çalışmasına bakabilir.

Pekala, Allah Resulü (sas) neden ordusunu Gadir-i Hum’da dinlendirmiş ve neden Hz. Ali hakkında böyle bir ilânda bulunmuştur. Şia kaynaklarındaki bilgiler ve onların iddialarına göre Hz. Peygamber (sas) veda haccı esnasında iken kendisinden sonra hilafetin/imametin Hz. Ali’ye ait olduğunu ümmete bildirmesi için vahiy almış ama ortam bu tarihi vazifelendirmeyi ashaba bildirmek için müsait olmadığından hatta Hz. Peygamber (sas) ashabının bunu kabul etmeyeceği endişesini taşıdığı için tebliğ etmemiştir. Bu iddianın hem Hz Peygamber (sas) hem de sahabe için büyük bir itham taşıdığı gerçeğini zihnimizin bir tarafına koyarak devam edelim.

Hz. Ali’nin halife ilan edilmesi mi?

Veda haccı dönüşünde Hz. Ali’nin kendisinden sonra halife olacağını ashabına hala bildirmediği için Hz. Peygamber’e (sas) “Ey Peygamber! Rabbinden sana indirilen buyrukları tebliğ et! Eğer bunu yapmazsan risalet vazifesini yapmamış olursun. Allah seni, zarar vermek isteyenlerin şerlerinden koruyacaktır. Allah kâfirleri hidayet etmez, emellerine kavuşturmaz.” (5/67) ayeti nazil olmuş; o da vahiy biter bitmez dinlenmek için hiç de elverişli bir yer olmamasına rağmen Gadir-i Hum denilen yerde ashabını toplamış, öğle namazını kıldırmış ve ardından Hz. Ali’nin elini tutarak “Ben kimin Mevlası isem Ali de onun Mevlasıdır…..” diyerek onun hilafetini ilan etmiştir. Sonraki günlerde devam eden Medine yolculuğunda: “İşte bugün sizin dininizi kemale erdirdim ve üzerinizdeki nimetimi tamamladım. Sizin için din olarak İslam’ı beğendim. ” (5/3) ayeti nazil olmuştur. Dinin kemale erdirilmesi Hz. Ali’nin halife ilan edilmesidir.

Şia, Hz. Ali’nin imametinin/hilafetinin ilanı gördü

Şia’ya göre “Ben kimin Mevlası/Velisi isem Ali de onun Mevlası/velisidir” beyanı, Hz. Ali’nin Hz. Peygamber (sas) sonrası imametinin/hilafetinin/devlet başkanlığının ilanıdır. Çünkü onların anlayış ve inançlarına göre nübüvvet Allah ile kulları arasında kıyamete kadar olması gereken bir merci ve makamdır. Hz. Peygamber (sas) ile nübüvvet son bulduğuna göre, bu makamı devir alacak kişi imamdır. Madem ki imamet nübüvvetin devamıdır ve kıyamete kadar Allah ile kulları arasında gerekli bir makamdır; öyleyse imam da tıpkı Peygamberler gibi seçimle değil Allah’ın takdiri olmak zorundadır, tayin ilanı da Hz. Peygamberin (sas) diliyle yapılır.

05.06.2016 17:14