TAKİP ET

Çok Müslüman, az İslâm gördüm

Hac dönüşü ilk ziyaretimde Fethullah Gülen Hocaefendi’den “Din yorgunu” sözünü duymasaydım bu yazıyı yazmayacaktım. Çünkü hac ile alakalı genel değerlendirmelerimi Cuma Eki ve Yorum yazımlarında geçen hafta paylaşmıştım. Fakat din yorgunu tabiri benim zihnimde çok farklı düşüncelere kapı açtı.

Bugün 3 Ekim 2015 Pazartesi. 6 gün sonra yayınlanacak bu yazımı yazmak için bilgisayarın başına oturduğumda bu seneki hac arkadaşlarımdan birinin gönderdiği The Guardian gazetesinde Sabreena Razaq Hussain imzasıyla yayınlanan yazıyı okudum. Sabreena “Mekke’de Müslümanlar gördüm ama çok az İslâm gördüm” diyordu yazısının flaş cümlesinde. Yazının başlığına da Suud yetkililerinin duyarsızlığı, ilgisizliği, ihmali ile İslâmi şefkat ve merhametin azlığını ifade eden bir cümle çekilmiş. Bir cümleyle makale, olan ile olması gereken arasındaki farkı anlatıyor. En zengin Müslüman ülkelerden biri olan Suud’da muhtemel karşılaşacağı manzara ile karşılaştığı manzara arasındaki derin uçurumun şokunu henüz atlatamamış bir hissiyatın kaleme aldığı bir yazı o. Tavsiye ederim okumanızı.

Biri asaleten diğer ikisi vekaleten üçüncü haccım olduğu için aynı şoku ben yaşamadım. Ama benzeri bir hissiyatı nüfusunun yüzde 92’si Müslüman olan bir başka ülkeye gittiğimde yaşamıştım. Aradaki 7 saatlik zaman farkı ve uzun uçak yolculuğunun yorgunluğundan dolayı gece vakti vardığımız ülkede istirahate çekilmişken, gecenin yarısında duyduğum ezan sesleri ile uyandım. Zaten halkımızın “Tilki uykusu” dediği uyku ile uyanıklık arasında bir pozisyondaydım. Sabah ezanları okunuyor zannıyla hızla ayağa kalktım. Saatime baktığımda sabah ezanına en az 1,5 saat olduğunu gördüm ve şok oldum. 7. kattaki odamın penceresine koştum, aşağıya baktım, ne göreyim; yolun tam karşısında bir cami ve insanlar akın akın camiye doğru koşuyor. Hac zamanında Mekke ve Medine’de insanların sokak aralarından mescide koşmasını düşünün, benzer bir manzara. Ertesi sabah orada yaşayan yerlilere sorduğumda o ezanın teheccüt ezanı olduğunu ve o ülkede teheccütlerin cemaatle kılındığını söylediler bana.

Ah ki ne ah!

Ümmete sünnet olan bir ibadetin farz bir ibadetmiş gibi yerine getirilmesi, ezanla çağrı yapılması dini bağlamda ne kadar doğrudur tartışılır ve tartışılmış ama ilk etapta insana ‘Ne kadar güzel, keşke bizim ülkemizde de hatta bütün İslâm dünyasında da böyle olsa’ dedirten bir uygulama. Ama ya sonrası? İşte mesele orada başlıyor. Sokaklarında dolaştık, çarşılarında hediyelik alış-verişi yaptık, akademisyenleriyle, sivil toplum kuruluşlarında görev alan insanları ile konuştuk, yönetim sistemlerini, yer altı-yer üstü zenginliklerini, eğitim kurumlarını, kendilerini yıllarca sömüren Avrupa ülkeleri ile olan mevcut münasebetlerini, kadınların durumunu mütalaa ettik, mukayeselerde bulunduk. Parklarını, bahçelerini gezdik. Sonuç; benim açımdan tam anlamıyla bir fiyasko. Teheccüt namazını farz namaz gibi eda eden Müslüman şuurunun binde biri, milyonda biri sosyal, siyasal, ekonomik, kültürel hayatın içine yansımamış. Ah ki ne ah!

Din yorgunu tabirine geri döneyim. Hocaefendi’ye hac ile alakalı izlenimlerimi anlattım. Vinç kazasının meydana getirdiği panik haleti ruhiyesi, Mina faciası –ilk yazımda facia demiştim ama detaylar açığa çıktıktan sonra çok rahatlıkla katliam diyebilirim- hakkındaki bilgilerimi paylaştım. Kendisi de 1968, 1972 ve 1986 yıllarında 3 defa hacca gitmiş olan Hocaefendi bazı sorular sordu. Dün ile bugün arasında ne değiştiğini mukayese yapmak istiyor gibi bir izlenim edindim sorduğu sorulardan. Bilebildiğim kadarıyla hepsini cevapladım. Kesik kesik, araya farklı konuların da girdiği yarım saatlik muhabbet ortamında 3 ayrı değerlendirmesi oldu Hocaefendi’nin.

‘Onlar da din yorgunu’

Birincisi, yukarıda ifade ettiğim “din yorgunu” tabirinin geçtiği cümle. Erken dönemlerde ister Zahiri/Selefi düşüncesi deyin, ister bu düşüncenin İ. Teymiye yorumu ile sistemleştirmesi deyin, son tahlilde altı bir şekilde dolu ve o ülke idaresinin sahip olduğu dini heyecan ve helecandan söz etti. Ardından “Onlar da din yorgunu.” dedi. Nitekim Guardian makalesinde annesinin şeker ilacını almak için namaz vaktine bir buçuk saat kala haremden çıkıp oteline gitmesine izin vermeyen yetkilinin tavrı bunun en net örneği. Ya annem ölürse demiş. Aldığı cevap; “ölürse ölür.”

Sadece Suud yerlilerinde değil -kaldı ki Mekke ve Medine’de ne kadar yerli ile karşılaşıyoruz ki? Onlar hac mevsiminde gerek şehri hüccaca bırakmak, gerekse kalabalıktan kaçmak için şehir dışına çıkıyorlarmış zaten- ister hac ister ticaret isterse başka nedenlerle orada bulunan hemen herkeste bu din yorgunluğunun izini ve eserini görebilirsiniz. Allah’ın “evim” dediği mekanda Allah’a ibadet ederken duymamız gereken hissiyat, kalp, ruh ve beden bütünlüğü içinde insanı miraca çıkartacak bir keyfiyeti yaşamanız adeta imkansız. Başka bir tabirle ruha yolculuk yaptırma kapıları bütünüyle kapalı. İstisnalar tabii ki hariç. Ama sonuç bu. Hepimiz din yorgunuyuz. Çünkü şeklen Müslüman’ız. Kâbe’de de böyleyiz, memleketimizde de.

Hocaefendi’nin ikinci yorumu Kâbe ile alakalı oldu. Vinç kazası etrafında konuşuyorduk. Bir hadise atıfta bulundu. Çiroz bacaklı insanların Kâbe’yi yıkacaklarını haber veriyor o hadis. Bu hadis için yaptığı yorumda “İslâm’ın yeryüzünden silinmesinin başlangıcı olacak. Ebrehe’nin yapmaya niyetlendiği şeyi yapmaya çalışacaklar.” dedi. Devamında “Te’şeüm etmek doğru değil ama cereyan eden hadiselere de dikkat etmeli. Ve bütün ümmet tevbe ve istiğfarla Allah’a yönelmeli. Ne yaptık da başımıza bu geldi Allah’ım demeli. Duaların samimiyetine bağlı olarak Allah, atâsıyla kazasını değiştirebilir.”

Üçüncü yorumu ise; hacca gidenlerle ilgili. “Herkes hacı olmak için gidiyor oraya. İbadet neşvesi yok. Hislerini Allamu’l-Guyûp olan Allah’a arz ederken yaşanan bir his tufanı yok.” Ben devam edeyim; gözyaşı yok, ıstırap yok, günahları sebebiyle utanma ve iki büklüm olma yok; annesinden doğduğu gün gibi olma fırsatını değerlendiren şuur yok, irade yok; kimliğini taşıdığı ülkesinin dertleri ile hemhal olma yok; âlem-i İslâm için imdat dileyen bir ses yok; insanlık için atan yürek yok. Bütün bu yoklardan bir var çıkar mı; onu da sizin idrak, iz’an, feraset, basiret ve fetanetinize havale ediyorum.

Halbuki kutsal zamanlarda kutsal mekanları ziyaret eden ve o mekanlarda Allah’ın hususi eltafına mazhar olmak için zaman avcılığı yapan duyarlı müminlerden beklenen Müsebbibü’l-Esbap olan Allah’a yırtılırcasına yalvarmaktır. Tıpkı Efendimiz’in Bedir’de yalvarması gibi. Ehlinin malumudur; savaşı kazanmak için maddi sebepleri bütünüyle yerine getiren Peygamber Efendimiz (sas), Hz. Ebu Bekir ile bir gölgeliğe çekiliyor ve yırtınırcasına, dövünürcesine şöyle dua ediyordu: “Yâ Rab! Kureyş bütün gurur ve azametiyle senin dinini ortadan kaldırmak için geldi. Sana meydan okuyor, Peygamberini yalanlıyor. Yâ Rab! Peygamberlerine yardım edeceğine dair ahdini, bana verdiğin zafer va’dini lütfet. Şu bir avuç mü’min telef olup yok olursa, bu günden sonra yeryüzünde Sana ibadet ve kulluk edecek kimse kalmayacak.” Allah Resulü bu sözleri söylerken adeta kendinden geçmiş ve ellerini öylesine semaya kaldırmıştı ki sırtından ridası düşüyordu da farkında değildi. Hz. Ebu Bekir yere düşen ridayı alıp tekrar Efendimiz’in omuzlarına koyarken şunları söylemekten kendini alamıyordu: “Ya Resulallah! Yeter artık. Duan arşı titretti, Allah va’dini yerine getirecektir.” Pekala bu manzaraya şahit olan diğer Müslümanların tavrı neydi? Hepsi de hıçkıra hıçkıra ağlıyordu.

İşte Hocaefendi’nin kastettiği böylesi bir hal. Nitekim bu hale işaret sadedinden şunları da söyledi Hocaefendi o gün: “Bu kadar boğucu hadiseler karşısında başını secdeye koyup kaç kişi inliyor? Teessürden kaç kişi bayılıyor veya ölüyor? Ülkesi için kaç ıstıraplı gönül gece kalkıp gözyaşı döküyor?” Bu sözler iğneyse çuvaldız kendisine: “Bu kadar felaket karşısında ölmediğime göre demek ki ben de vahametin farkında değilim.” Son cümlesi bir ölçü, hem de duyarlı sineleri yerinden oynatacak, kalplerimize mızrak gibi saplanacak bir ölçü: “Herkes kendini bununla değerlendirsin.”

09.10.2015 16:06