TAKİP ET

Ne oldum deme, ne olacağım de!

Öğrencilik devremde, medresenin son halkasını teşkil eden alimlerin sohbetlerini çok dinliyordum Fatih Camii’nde. Hayatın tüm iniş çıkışlarını yaşamış yaşlı alimlerden biri olan Fatih Camii baş imamı Gümülcineli Mustafa Efendi, sözlerine hep şu cümlelerle başlardı:

-Ne oldum deme, ne olacağım de! Bugünkü zaferini düşünerek şımarma, yarınki geleceğini de hesap ederek mütevazı ol! Şunu da unutma ki; her çıkışın bir inişi olur, her inişin de bir çıkışı olduğu gibi!

Bu sözler, insanın kazandığı başarı veya yaşadığı yenilgiden sonra dengesini bozmadan düşünmesini sağlayan önemli uyarılardı.Çünkü insan bazen aldığı yenilgiden tümüyle yeise kapılır, ümitsizlik kuyusuna düşer ya da kazandığı başarıdan iyice şımarır, ne oldum der, fakat ne olacağım demez hale gelir. Bir de bakarsınız ki, baş döndüren sözler söylemeye başlamış başarısından dolayı.

Nitekim bir muhtarlık seçimi sonrasında sonuçları getiren bir görevli, ‘Gözün aydın muhtar emmi, muhtarlık seçimini sen kazandın!’ deyince hemen ayağa kalkan muhtar emmi, çevresine şöyle bir kuşbakışı baktıktan sonra: Komşular demiş! Şu Allah’ın işine bakın, biraz önce ben de sizin gibi bir adamdım! Evet, biraz önce o da bizim gibi bir adamdı. Ama artık o, seçim kazanmış bir baştır. ‘İnsan bir baş olsun da isterse soğan başı olsun!’ diye boşuna dememişler. Halbuki baş olmanın getirisi olduğu gibi götürüsü de vardır, hatta muhtarlık bile olsa baş olmanın sorumluluğu ağırdır. Nitekim seçildiği makamının sorumluluğu altında ezilerek geceleri gözlerine uyku girmeyen Halife Harun Reşid, maneviyat büyüğü Fudayl bin İyad’a müracaat ederek der ki:

-Ben kendimi ehil görmediğim halde halifelik sorumluluğunu üzerime yıktılar, Müslümanların başı makamına getirdiler. Bana neleri tavsiye eder, nasıl bir yönetim anlayışı içinde olmamı uygun bulursunuz? Biz yöneticiler olarak maneviyat büyüklerimizin uyarı ve irşadlarına muhtacız? Maneviyat büyüğü Fudayl bin İyad, toplumu yönetmeye talip tüm yöneticilere ölçü veren şu tarihi yönetim tarifini yaparak der ki:

-Ey Müslümanların halifesi! Yöneticilik makamının sorumluluğunu tam yerine getirmek istiyorsan gerçek manada bir yönetici olman gerek. Bunun için de önce yönetimini yüklendiğin ülkeyi bir uçtan bir uca kendi hanen kabul et, ülkenin halkını da kendi hanenin halkı olarak gör, yaşlılarını anan, baban, gençlerini de kendi çoluk çocuğun bil. Evine, hane halkına nasıl davranır, neyi layık görürsen ülke halkına da aynı şeyleri layık gör, aynı şeyleri uygula. Neye layık olup neye layık olmayacaklarını da bu vicdan terazisi ile tartarak tespit eyle. Şayet yönetimini yüklendiğin insanların mahşerde tek tek karşına dikilip de senden davacı olmalarını istemiyorsan! Bu fevkalade önemli yönetim tarifini büyük bir dikkatle dinledikten sonra gözyaşları içinde oradan ayrılan Harun Reşid’in, yol boyunca sızlanarak söylediği şu sözler tarihe geçer:

-Rabb’im der, ben kendi nefsimin hesabını veremezken bana ülke halkının hesabını vermeyi de yüklediler. Bütün ülke bir baştan bir başa benim evim, ülke halkı da evimin halkı, yaşlıları babamanam, gençleri oğlum-kızım, çocukları da kendi yavrularım olmuşlar. Ben bunların dertlerini, ihtiyaçlarını kendi hanemin dertleri, ihtiyaçları gibi tespit edip çare bulmaya mecbur ve mükellef tutuluyorum. Meğer baş olmanın sorumluluğu ne kadar ağırmış da haberim yokmuş. Nasıl uyuyacağım bundan sonra böyle geniş bir hanede, böylesine çok nüfuslu bir ailenin sorumluluğu altında?

Bakalım yeni yöneticilerimiz, bizi nasıl görecekler? Yönettikleri yerleri kendi haneleri, halkını da kendi hane halkı bilecek, yaşlılarını anaları, babaları, gençlerini de oğulları kızları gibi görecek, sorumluluk sahibi yeni adil yönetici örneği verecekler mi, göreceğiz.

09.06.2015 19:30