TAKİP ET

Kimse kendini garantide görmesin, ümidini de kesmesin!

“Benim günahım öyle affedilecek gibi değildir.” diyerek ümitsizlik içinde inleyen okuyucuma diyorum ki: Kimse şu anki yanlışına bakıp da ümidini kesmesin, ama kimse de şu andaki iyiliğine bakıp da kendini garantide görmesin.

Hemen herkes sonunu düşünsün, sonunu! Tıpkı vahiy kâtibi Abdullah bin Saad’ın yaşadığı müthiş iniş çıkışlardan sonra hayatına koyduğu son noktada olduğu gibi.

Hemen herkese mesaj veren vahiy kâtibinin müthiş çıkış ve düşüşlerden sonra hayatına koyduğu son noktayı birlikte bir daha ibretle okuyalım isterseniz.

Abdullah bin Saad, Mekke’de müşriklerden biri iken yaptığı vicdan muhasebesi sonunda İslam’a girme kararı almış, hatta bu uğurda hicreti bile göze alarak Medine’ye de göçüp çok iyi bildiği Arapçasıyla da vahiy kâtipleri arasına girme saadetine bile erişmişti. Sakın, ‘ne mutlu, ne bahtiyar adam!’ diye hemen peşin hüküm vermeyin. Siz, işin sonuna bakın, sonuna!

Diyeceksiniz ki, ‘Vahiy kâtibi olmuş, bu işin önü sonu olur mu?’ Elbette olur. İmtihan dünyasıdır bu. Bakalım vahiy kâtibi zat, nerelere kadar yükseliyor, tekrar nerelere kadar alçalıyor ve nihayet son nefesini de nerede veriyor, son noktayı nerede koyuyor? Mühim olan sonu, son noktayı nerede nasıl koyduğu!

‘Hayırla uğraşanların çok muzır manileri olur.’ deniyor. Vahiy kâtipliğine kadar yükselmiş kimsenin de çok muzır manileri olacaktır elbette. Başta şeytanı ve nefsi onunla daha çok uğraşacaktır. Nitekim uğraşmış da. En sonunda Medine’de Müslümanların kendisinin kıymetini bilmedikleri yolunda vesveseye kapılan Abdullah, ne yapar biliyor musunuz?

-Vahiy kâtipliğini bir yana bırakır, geldiği Mekke’ye gerisin geriye döner. Tekrar müşrik dostlarının arasına karışıp onlarla birlikte Rasûlullah’ın (sas) aleyhine faaliyete geçer. Bakın neler söyler:

-Ben gelen vahyi yazarken kendimden de sözler yazardım. Esasen bana da vahiy geliyor, ben de benzeri sözleri söylüyor, yazıyordum Kur’an ayetleri diye!

Efendimiz (sas), Mekke’nin fethinde, ‘Kâbe’nin örtüsü altına sığınsa bile vahye şüphe düşüren Abdullah bin Saad’ın cezalandırılmasını’ emretti.

Bu emirden sonra aklı başına gelen Abdullah, yaptığının ne büyük bir yanlış olduğunun farkına varıp düşünmeye başladı. Ama iş işten geçmiş, katli için emir çıkmıştı.

Abdullah vahiy kâtipliği yaptığı sıralarda yakından tanıdığı Rasûlullah’ın (sas) merhamet ve şefkatini biliyordu. Küfre girmiş olmasına rağmen ümidini kesmemişti. Süt kardeşi olan Hazreti Osman’a müracaatla, süt kardeşliğinin hakkı için kendisine sahip çıkıp Rasûlullah’ın huzuruna çıkarmasını rica etti. Hz. Osman bütün riski üzerine alarak Abdullah’ı, Efendimiz (sas)’in huzuruna çıkardı. Pişmanlığını anlatan Abdullah, bağışlanmasını istedi.

Önce müşrik iken mü’min olan, vahiy kâtipliğine kadar da yükselen, ondan sonra da tekrar irtidad edip bir sürü yalanlar uydurarak vahye şüphe düşürmeye yönelen, şimdi de yeniden tövbe edip bağışlanmasını dileyen Abdullah’ı dinleyen Efendimiz (sas) Hazretleri, bir müddet sessiz kaldı, sonra Abdullah’ın samimiyetinin derinliğine bakarak affetti.

Tıpkı Hamza’nın katili Vahşi’yi, Ebu Cehil’in oğlu İkrime’yi de affettiği gibi. Sonra ne mi oldu?

Baştan dedik ya, ‘kimse hatasının büyüklüğüne bakıp da ümidini kesmesin, artık benden adam olmaz demesin’ diye.

Bundan sonra İslâm için yapılan bütün savaşlarda hem de en önlerde savaşan Abdullah, ne diyordu bakın:

-Benim günahım çok büyük, öyle ise hizmetim de öyle büyük olmalıdır, diyor, dilinden düşürmediği duasında ise hep şöyle yalvarıyordu:

-Rabb’im! Beni namaz dışında iken huzuruna çağırma, hem de vakitlerin en eşrefi olan sabah namazında iken gönder meleğini, secdede iken alsın benden emanetini?

Böylesine büyük hatadan sonra kabul oldu mu dersiniz bu duası?

Dedik ya, ‘Kimse günahının büyüklüğüne bakmasın, dönüşündeki samimiyetine nazar etsin’ diye. Bakın nasıl oldu Abdullah’ın sonu…

Müslümanlar arasında çıkan fitnelerden hiçbir tarafa karışmadan Mısır’ın Askalan şehrinde inzivaya çekilerek kendini ibadete veren Abdullah, bir sabah namazının sonunda tahiyyata oturdu, salavatları okudu, hatta sağına da selam verdi, soluna selam vereceği sırada bir deprem hissetti bedeninde. Hemen Allahü Ekber! diyerek tekrar secdeye gitti. Gidiş o gidiş oldu. Son sözü tekbir, son hareketi de alnını yere koyduğu secdesi oldu. Aynen dualarında dilediği gibi… (H. 36)

Demek ki insan ne kadar hata yapsa da dönüş yolu hep açıktır. Yeter ki halis bir iltica, samimi bir dönüş isteği olsun. Rabb’imiz samimi şekilde dönüş yapanları affediyor. İşte böyle çeşitli iniş çıkışlardan sonra Abdullah’ın dönüşü, son noktayı da secdede koyuşu gibi.

29.09.2015 16:31