TAKİP ET

İrade dışı gelen musibetleri doğru yorumluyor muyuz?

Dini hayatını ümit ve şevk içinde yaşamak isteyen mümin, hayatta eksik olmayan musibet imtihanlarını derin bir teslimiyet ve tevekkülle karşılayarak, yorumlarını mümine mahsus şekilde yapar.

Benimsediği doğru bilgi ve yaptığı isabetli yorumlar sayesinde de maruz kaldığı musibetleri hakkında hayra çevirmesini bilir, ümitsizlik ve yeise maruz kalmadan İslami hayatını yaşama aşk ve azmini ömür boyu sürdürür.

İşte bu durumda bizler mümine mahsus şekilde hayata bakışta ne durumdayız acaba?

İrademiz dışında gelen musibetlere biz de mümine mahsus özellikte bakabiliyor, ona göre yorumlayabiliyor muyuz?

Mesela, hayatta maruz kaldığımız olaylar bizi ya üzüyor ya da sevindiriyor. Üzen olaylara karşı sabır, sevindiren olaylara karşı da şükür hissiyle mukabele ediyor muyuz? Rabb’imizin müminden beklediği de bu bakış şekli değil mi? Sıkıntılar karşısında sevabı artıran sabır, sevinçler karşısında da nimeti artıran şükür değil mi?

İşte bu özel ve güzel yorum sayesinde inanmış insan, hayatta yıkılmıyor, karşılaştığı irade dışı musibetleri böyle yorumlarıyla hep hayra çevirebiliyor, imtihanı kazanıyor.

Nitekim Efendimiz (sas), inanmış insanın bu örnek değerlendirmesini şöyle haber veriyor bizlere:

-Hayret edilir müminin olayları değerlendirmesine! Üzücü bir sıkıntı ile karşılaşsa, sabreder kazanır; sevindirici bir iyilikle karşılaşsa şükreder yine kazanır!

Yani mümin, bu özel ve güzel yorumu sayesinde hep kazanır, hiç kaybetmez. Ümitsizliğe düşmez!

Yeter ki, iradesi dışında gelen bu gibi sıkıntıların zahmetine kilitlenip de arkasındaki rahmeti düşünemez hale gelmesin. Zahmetlerin gidip rahmetin baki kalacağı gerçeğini unutmasın, sıkıntılara sabırla bakmasını bilsin, ders alıp ikaz olsun.

Kaldı ki, inanmış insanın musibetlere bakışı bundan ibaret de değildir. İnanmış insan maruz kaldığı musibetleri düşünürken daha da derinleşerek der ki:

-Dünyamıza gelen musibetler, öyle korkulacak kadar büyük musibetler sayılmaz. Sonunda mümin benimsediği sağlam sabrı sayesinde yine kazanır. Asıl korkulacak musibet, dinimize gelecek musibettir! Yani, dini yaşama aşk ve şevkini (Allah korusun) kaybetme musibeti! Çünkü dini yaşama aşk ve şevkimize gelecek musibetin insana kazandıracak hiçbir teselli tarafı yoktur. Tümüyle musibettir!

İşte bu fevkalade önemli noktaya dikkat çeken Basra’nın büyük velisi Sehl bin Abdullah, kendisine şikâyette bulunan bir adamın “Sabah namazı için camiye geldiğimde evime giren hırsız tüm altınlarımı, gümüşlerimi çalmış!” diye üzüntüsünü açıklaması üzerine büyük veli şu tarihi uyarıda bulunarak diyor ki:

-Evine hırsız girip altınlarını çalma yerine, kafana şeytan girip şüphe vererek imanını çalsa     olacaktı halin? Korkacaksanız dininizi yaşama aşk ve şevkinize gelecek musibetten korkun, dünyanıza gelecek musibetten değil. Çünkü diyor büyük veli:

-Ahirete altınsız, gümüşsüz gidebilirsiniz ama, imansız, amelsiz gidemezsiniz. Rabb’imiz İslam’ı yaşama aşk ve şevkimizi ömür boyu korusun, bir aşk ve şevk eksikliği musibetine maruz kalmaktan muhafaza buyursun!

-Ne dersiniz, biz de hayatta eksik olmayan sıkıntı ve musibetlere böyle geniş açıdan da bakabiliyor muyuz? Dünyada karşılaştığımız zorlukları ya sabrederek ya da şükrederek hakkımızda hayra çevirebiliyor muyuz? Ayrıca asıl musibet dünyamıza değil dini yaşama aşk ve şevkimize gelebilecek musibettir, diye de endişe duyuyor muyuz? Çünkü dünyevi musibetin sonunda zahmet gider, rahmeti kalır. Ama dini yaşama aşk ve şevkimizi kaybetme musibetinin sonunda hiçbir rahmet yoktur. O, tümüyle musibettir!

İşte burada söylenecek tek söz:

-Fatebiru ya ülil ebsar! Bu önemli konuyu mümine mahsus şekilde düşünün ey basiret sahipleri!

12.08.2015 16:53