TAKİP ET
Abdullah Aymaz

Abdullah Aymaz

Yoksa taşlarız ha!..

Üstad Bediüzzaman Hazretleri zulmen ve gadren Kastamonu’da mecburî ikamete mahkûm edilince, aylarca polis karakolunda tutuldu. Hem de akşamları karakolun altındaki soğuk bir yere hapsedilip üzerine Alman kilidi vuruldu.

Görevlendirilen Sinoplu polis Mehmet’e de “Bunu ister öldür, ister zehirle…” diye de tenbih edildi. Fakat inayet-i İlahî onun kalbine bir saygı ve sevgi saldı… Bir gece kontrola giden polis Mehmet merdiven altındaki o yerin Alman kilidinin açılıp kapının da açık bırakıldığını görünce telaşa kapıldı. Sonra bir de baktı Üstad elinde ibrik, teheccüd namazı için abdest almaktan geliyor. Ona “Mehmet, korkma, bu zâlimler sana da, bana da hiçbir şey yapamazlar.” dedi. Bir müddet sonra validen, emniyet müdürüne kadar idareciler birer birer hasta olunca, işin sırrını bir derece anladılar ve oradan çıkarıp, içi karakoldan görülen bir eve geçmesine müsaade ettiler. Ama çeşmeden su doldurmaya giderken bu sefer mahallenin çocuklarını kışkırtıp Üstad’ı taşlattılar. Sonradan Üstad’a dost olan bu çocukların meselesi için, “Onlar benim Yasin Suresinin bir âyetini daha iyi anlamama vesile oldular.” demiştir. Mâlum, Üstad Hazretleri, “Yirmi Beşinci Mektup” olarak Yâsin Suresinin 25 Âyetinin tefsirini Cenab-ı Haktan istemiştir. Muhtemelen “Onlar, elçilere, ‘Biz sizden uğursuzluk duyuyoruz. Eğer (bu işinizden, tebliğ hizmetinden) vazgeçmezseniz, sizi taşa tutarız ve bizden size elem ve acı veren bir azap dokunur.” (Yâsin Suresi, 17. Âyet ) âyetinde geçen ‘taşlama’ konusu olabilir.

Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselam da arzın göbeği, vahyin merkezi Mekke’den ayrılmak istemiyordu. Gittiği Tâif’ten de ayak takımı tarafından taşlanarak çıkarılmıştı… Ama bütün bunlar, yüksek bir hedefe doğru sıçramak için belirli rampalardı. O böylece Mirac’ını yapacak, oradan alacağını alacak, Mirac hediyeleri ile Ümmetine dönecekti. Yusuf Aleyhisselam da hem de kardeşleri tarafından, haset düşüncelerle gadre uğrayıp kuyuya atılıp, köle gibi satılacak, Mısır Sultanlığına, orada iman hizmetine yükseltilmemiş miydi? Yoksa Kenan ilinde kalıp giderdi…

Dünyayı aydınlatacak, elektirik üretim merkezinin merkezinde büyük hizmetler verecek kapasite ve kabiliyette yaratılan; bin senedir sağından solundan indirilen darbeler ile aşındırılan insanlık kalesinin tamirinin Kur’anî plan ve programını yapacak ve bu müthiş misyonu üstlenecek donanıma sahip Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin, üç-beş talebesiyle Van’da, Erek Dağında vefatını beklemesine âdil ve şefkatli kader fırsat verir miydi? Elbette hayır!.. Onun için bahanelere ihtiyaç vardı. Gerçi bunlar gaddârâne ve zâlimâne oluyordu ama bu dünya imtihan dünyası ve en hayırlı işler de en zor ve meşakkatli işlerdi. Ramazanda kış günü yayan olarak oradan Erzurum’a, oradan Trabzon’a, oradan, İstanbul, İzmir, Antalya üzerinden Burdur’a, oradan Isparta’ya, oradan Barla’ya sürülmüştü. İman ve Kur’an hizmetinin Sözler, Mektubat ve Lem’a’lar gibi temel şaheserleri orada telif edildi. Ama bunların reklamlarının ve ilânatlarının yapılması gerekiyordu, Onun için Eskişehir hapisanesi ve mahkemesi o günün şartlarında en iyi duyuru platformu idi… Ama Cenab-ı Hak bu işi zâlimler eliyle yaptırıyordu.

Eskişehir’de idam edilecek diye ilânâtla dikkatleri çekerlerken göz boyama nevinden on bir ay bir hapis gibi komik bir karar vermişlerdi. Dağ, fare doğurmuştu. Kastamonu sürgünü de “Âyetül-Kübra” gibi eserlerle ve yepyeni talebelerle Karadeniz Bölgesinde meyvelerini vermişti… Sıra tekrar Anadolu’nun Ege ve iç bölgelerine gelmişti. Onun için kader tekrar Denizli, Emirdağ ve Afyon’a sevketti… Merkez olan Ankara’ya yakın olması, mesajlarını doğrudan vermesi gerekiyordu. Bunlarda hiç tesadüf var mı? Olabilir mi?

Ama Kur’an’ın bu tefsiri, cihanı aydınlatacak potansiyele sahipti… Onun yeni yükseliş ve yayılış dönemlerine ihtiyaç vardı. Yerinde sayması, mümkün müydü? Dellâllar elinde, bütün dünya merkezlerinde ilânatı yapılacak bu güzel hizmet için, çok daha büyük açılımlar gerekiyordu. Yine zâlimler eliyle sürgünler başladı. Adanmış ruhlar, hizmet erlerinin herbirinin, tevazu ile, insanlığın muhtaç olduğu bu hizmeti sunmak hususunda kendilerini bu işin birer ırgatı bilerek cihana yayılmaları gerekiyor… “Bu bizler için mecburî istikamettir. Âdil ve şefkatli kader-i İlahî böyle istiyor.” diyebilirim… Yaşadığımız sürecin zulümlerine de böyle bakıyorum.

01.05.2016 12:41