TAKİP ET
Abdullah Aymaz

Abdullah Aymaz

Nevbahar mesajı

Bir müjde verip geçenler sadece gönüllere su serptiler: Tohum ekenler, toprak altındakilerin nasıl korunacağını, fidanlara nasıl ihtimam gösterileceğini, gül endamlıların nasıl yetiştirileceğini fısıldayıp gittiler:

Maşeri vicdan, uyanış içinde; şehirde, köyde, çölde, badiyede… Bahar sadece bahçelere bağlara gelmez; dağlara, dağlardaki yamaçlara, hatta kuş yavrusu gibi ‘tüylenen kayalara’, havaya, suya toptan gelir.

Mabed, mekteb ve kışlada letaif, derinliğince bir uykudan uyananlar gibi gerine gerine, esneye esneye de olsa silkinip kendine gelmektedir. Sanki tozu dumana katarak gelen biri var, müjdesini sağa sola mesajlar halinde tebliğ edip geçiyor; bahar müjdesi kulağına üflenmiş bülbüllerin, cırcır böceklerinin mukaddes vazifelerini durup dinlenme bilinmez bir şevkle eda etmeleri gibi…

Kapısında duramadığımız kalelerin içinde nutukhanlarımızın sadasını işitiyoruz. Andeliblerimiz sanki maristanda şakıyor. Ayak basamadığımız dikenlikte güllerimiz gülümsemeye başladı.

Siz hiç kış uykusundan kalkanları gördünüz mü? Bahar müjdesinin dağda, tepede, mağarada kulaklara nasıl fısıldandığına şahid oldunuz mu? Zindanların dehlizlerinde gözü karanlığa alışmış, hayali kanla lekelenmiş uzun bir kış gibi sadece kefen düşünmüşlerin kulaklarına, nevbahar mesajının üflendiğini hissetiniz mi? Dönüş ve uyanış tevbesinin, vicdanlara, yüzlere, gözlere aksedişini sonra da buhar buhar semaya yükseliş ve yüceliş sahnesini hiç olmazsa hayalinizde tablolaştırabildiniz mi? Kaplanın, arslanın tırnaklarını söküp atarak dişlerini fırlattıktan sonra ot ile teğaddiye başladığını gördünüz mü? Dört beş hasmını, gözünü kırpmadan yok eden bir câninin karıncaya ayak basamaz bir şefkat-i mücesseme kesb ettiğini duydunuz mu? İşte bizim baharımız bu keyfiyette, buhurdan gibi burnumuzda kokusunu tüttüre tüttüre, kendini hissettire hissettire ağır adımlarla geliyor. Haberini kâh kırdaki bir çiçekten, kâh dehlizdeki bir çiğdemden, kâh kışladaki bir defneden, kâh mektebteki bir gülden bir nergizden kâh hastanedeki bir papatyadan alıyoruz. Teker teker gözlerini ve gönüllerini açtıkları için bazılarını camekânda saklamak bazılarını erken doğmuş çocuk gibi oksijen çadırına almak icab ediyor. Çöl ve kır çiçekleri gibi kışa ve tufana karşı dirençli olanları bıraktık kendi hallerine…

Bir ilmi, bir denizi bir de yeşil fıtratı görsün ve kendi öz fıtratına dönsün diye çadırlarına çekilenler de var.

Başına bela yağmur gibi yağarken, sırtındaki yumurta küfesini düşünen, hizmet karakterinin kati prensiplerini tavırları ile tespit etmiş.. Bu mevzudaki bakış derinliğini, geleceğin ufkunu bütünüyle aydınlatacak kadar muhteşem görüyoruz. Sulh ve salahımız için fedakâr ve cefakâr neslimize öyle bir miras bırakılmış ki, kendileri kargaşaya vesile olmaları şöyle dursun, kasten körükleyenleri bile potalarında eritecek bir güçte. Masum olmalarına rağmen, kendilerini hürriyetten mahrum edecek dehlizlere götürenlere bile şefkatle bakıp salahları için el açıp yalvarmak var, gönülden dil dökmek var… Dosta düşmana, yara ağyara kavl-i leyyin esas… Yumuşak kökler taşları çatlatamaz diyemezsin ki… Dil kılıçtan keskin olur da lisan-ı hal lisan-ı kalden geri mi kalır? Bir masum ve mazlum zaten belli olan halini sana arz etmese bile, yüreğin yanıp kalbin atom zerratı halinde parçalanacak gibi olmuyor mu? Bu sükûttan feryadı, az mı görüyorsun?

Yalnız biz, baharı müjdeleyen kış sonu günler gibiyiz. Halimize bakıp “Nerde bunlarda bahar nişanı!” diye yanılarak ümitsizliğe düşme… Ey Yakub misal! Biz sana gömlek getirdik Yusuf’tan, sakın bizi cennet baharlarının kokusunu yüklenmiş Yusuf sanıp aldanma! Hem de Mısır, Kenan iline gelmez… Sen o azizin saltanat mülküne sefere hazırlan… Ve ey bağban bekleyen! Bahçeni sürüp, tohumlarını ekerek hiç ona hazırlık yaptın mı? Bahar gelir geçer de bahçende bir çiçek bile bitmeyebilir!..  (Sızıntı Dergisi 1980)

Şimdi de 36 sene sonra, diyorum ki: Yusuflara müjdeler olsun!..

29.02.2016 16:26