TAKİP ET
Abdullah Aymaz

Abdullah Aymaz

Nerede kaldın?

Otuz küsur sene önce, özellikleri,vasıfları, âdeta resmi çizilerek yolları gözlenene “Nerdesin?” diye sorular yöneltilirken, “Ben O’yum!” diyerek karşımıza çıkıp bizleri yanıltanların da robot resimleri hayallerimizin önüne getiriliyordu:

“Nerdesin, yıllarca hasretini çektiğimiz kahraman? Nerdesin, hayallerimizin güvercini, rüyalarımızın üveyki? Nerdesin ‘ba’su ba’del-mevt’imizin (dirilişimizin) müjdecisi? Izdırap dolu günlerimizde, uykusuz geçen gecelerimizde hep yolunu bekleyip durduk. Ufkumuzda beliren her karaltıya, ‘Bu O’dur’ deyip ‘seniye-i veda’ (veda yokuşu) türküleriyle yollara döküldük. Gurublara kadar beklediğimiz nice günler vardır ki, kolumuz kanadımız kırık evlerimize dönerken, zambaktan hülyalarımızla teselli olup durduk. Her yeni gün, bizim için tasa ve kederden esintilerle gelip ruhumuzu ezerken, düşmanlarımız esirdikçe esiriyor ve ortalığı şamataya boğuyorlardı; gelmeyecek Mesih soluklu, Heraklit pazulu diye…

“Nerdesin ve ne zaman geleceksin, esâtîrî yiğidim’ Billahi, şu ölgün ruhların, pörsümüş gönüllerin hayat mumları sönmek üzeredir! Eğer canlara can katan temiz soluklarla imdada yetişmezsen kuruyan göllerimizde, suyu çekilen havuzlarımızda yaprağı dökülmedik tek nilüfer kalmayacaktır. Bağban gideli bağ bozulalı asırlar oldu. Toprak, semaya inat, sema ‘gözlerin kuruması murat’ dediği günden bu yana, zemin bir baştan başa çöle döndü. Bizler uçsuz bucaksız bu beyabanda (çölde) gördüğümüz her kervana, Yusuf’un gömleğini sorar gibi seni sorduk ve sonra da bir sabr-ı cemîl çekerek yeni doğuşlar beklemeye koyulduk. Sessizliğin ve kimsesizliğin içimizi yalnızlıkla doldurduğu, bu insiz, cinsiz âlemde, kaç defa sinekleri kartal; elsiz ayaksız kötürümleri İskender diye alkışladık. Arkasından koşup durmadığımız kâfile kalmadı. Ama sen hiçbirinde yoktun! Karşılaştığımız minare boylular, parmak kadar düşünceye, bir mum tutuşturacak kadar iradeye sahip değillerdi. Ruh dünyaları karbonlaşmış, fikirleri harabâtî, bakışları miyop, beyanları alabildiğine dekolte idi. Onlarda kahramanımızın çarpıcı nazarları, kahramanımızın ıstırap ve acıları, kahramanımızın coşkunluk ve tebessümleri göze çarpmıyordu.

“Zaman bizim için hep muharrem, zemin Kerbelâ oldu. Sinemiz, Hüseyin’in âh ve efgânıyla inliyor. Gözlerimiz kararan ufuklarda, hilâl arar gibi yolunu gözlüyor, her yüzde seni hayal etmek, her çığlıkta senin muştunu duymak istiyoruz. Sana hasret, sana susuz ve sana tutkunuz!..

“Seni vefalı, seni hasbi, seni şuurlu ve seni hep becerikli tanıdık. Atmosferine sığınan kemlik görmedi. Sen sadakat ve samimiyetin bestesi oldun. Gönül verdiklerinin ağlamasıyla ağladın; gülmeleriyle de güldün. Onlar için inledin ve onlar için sevindin. Yüce gönlüne ve yukarılarda pervaz eden ruhuna, maddiyat ve dünyalar kement olamadı. Pür-vefaydın yürektendin!..

“Kaldığından ağır bir yükün altına girerken, ne yaptığının şuuru içinde ve kararlı idin. Onun için ne yolların sarplığı, ne de önüne çıkan kan-revân deryalar, sende gevşeklik, sende yılgınlık ve sende vefasızlık meydana getiremedi. Bir kara sevdalı gibi girdiğin bu yolda, ‘girdik reh-i sevdâya bize onur, bize gurur lâzım değil’ demiştin!.” (M.F.G.ÇağveNesil-1)

Otuz küsur sene önceki bu yazı sanki günümüzü seslendiriyor… Şartlar ne olursa olsun, sen bildiğin güzel yolda devam edeceksin…

28.04.2016 19:42