TAKİP ET
Abdullah Aymaz

Abdullah Aymaz

İslami izzetin yaraları çok derin

Bediüzzaman Hazretleri Hakikat Çekirdeklerinde diyor ki: “Hayatın yarası, iltiyam bulur (iyileşir); İslami izzetin ve milli izzetimizin ve namusumuzun yaraları pek derindir.”

Üstad bu sözleri muhtemelen 1912’de başlayan Balkanlardaki Müslümanların ülkelerinin işgalleriyle maruz kaldıkları mezelletler ve mağduriyetler üzerine yazmıştır. Bu günlerde mütalaa ediyordum. “Kimse Yok Mu?” görevlilerinden bir arkadaşımla karşılaştım. Afrikada’daki bazı yetimhanelerin içler acısı durumlarından bahsetti. Bazıları hergün belli miktar bir para dilenip getirmeyen yavruları içeri almıyor yetimhanenin dışına sokağa atıyorlarmış. Yani ne yap yap o parayı getir; ister hırsızlık ister … Onaltı yaşında erkek çocukları, onsekiz yaşında kızları yetimhane dışına atıyor, ne yaparsanız yapın diyorlarmış. İçtendıştan bir sürü istismarı da zaten kapıda bekliyor… Organ mafyasından bilmem nesine kadar… Bunlar İslami izzet ve namusun derin yaraları değil mi?

Birilerinin kalkıp, eğitim hizmetleriyle ve “Kimse Yok Mu?” gibi vakıf ve derneklerle bu yaraları sarmasına karşı çıkması hangi İslami hassasiyetle izah edilebilir?

,Sizlere bir arkadaşımızın ağzından Afrika’da yaşanmış ibretli bir olay anlatarak fakirliğin boyutlarını ifade etmeye çalışayım:

“Yıllardan 2008, bir bahar sabahı diye başlamak isterdim yaşanmış hikayelerinin birincisine. Gel gelelim, buralarda tek bir mevsim vardır o da yaz mevsimidir.

Evimiz “Garufi” adı verilen, şehrin zenginlerinin ve bürokratlarının yeni villalarını inşa etmeye başladıkları bölgede yer alıyordu. İşte bu “elit” semtte bile, dört ağaç dalı üzerine serilmiş bir naylon parçasından yaptıkları çadırlarda yaşayan onlarca aile vardı. Bu ailelerin bir kısmı ise oradaki tamamlanmamış inşaatlarda kalarak hem işçilik yapıyor hem de yatacak yer bulma şansını yakalamış oluyordu.

Bizim evimizin etrafında da bu şekilde yaşayan yirmi civarında aile vardı. Kendi evimize her giriş çıkışımızda onları görür, bunu tefekkür ve şükür vesilesi sayardık. Zira, bizim evimiz için gerekli bulduğumuz her şey; elektrik, temiz su, yatak, yorgan, kıyafet; onların aklında, hayalinde bile yoktu. Fakat aramızdaki farkın farkındaydılar. Bu yüzden kendi aralarında kendilerini “sürünenler,” bizi “uçanlar” olarak tanımlarlardı. Oradaki o mütevazı evimizde, İstanbullu pek çok kişinin gecekondu sayacağı o evde biz onlar için “uçanlar” arasındaydık.

Bir süre çevreyi seyredelim, Cevşenlerimizden birkaç bab okuyalım diye taburelerimize oturduk. Fakat bir kaç dakika sonra bir çığlık sesi yükseldi dördüncü kattaki balkonumuza. Hemen sesin geldiği yöne doğru baktık ki ne görelim?

Manzara hem ibretli hem de acıydı:

Aşağıda, bir çadırda yaşayan iki hanım, bir elbiseyi paylaşmaya çalışıyorlardı. Aralarına almış oldukları kumaş parçasını bir yanından biri diğer yanından öteki çekiştiriyordu.

Eşime, hemen gidip yardımcı olalım diye teklif ettim. Eşim koşarak gidip kendi elbiselerinden birini getirdi. Aşağı, sesin geldiği yere gitti. Elbisesini hanımlara verince kavga sona erdi. Kavganın tek bir sebebi vardı: Biri o gün üzerine giyecek bir şey bulabilirse diğeri bulamayacaktı.

Ve yaşadığımız şehirde bir kumaş parçasına bile muhtaç daha binlerce kadın vardı.”

Bu kadınların derdi bizim derdimiz, bizim meselemiz değil mi?

17.09.2016 23:26